9 Aralık 2013 Pazartesi

Sevdikleriniz için özel yılbaşı kartları - DIY

Azıcııkk kaldı yılbaşınaaaa! Sizi bilmem ama ben inanılmaz heyecanlanıyorum yılın bu zamanlarında. Sonunda bir yılı bitiriyorsunuz. Kayıplarınız, kazançlarınız her şey karşınızda. Ama bu dönemin asıl güzel yanı insanların hayallerini paylaşmak. Birileri daha çok kazanmak, birileri aşık olmak, benim gibiler hem özgür olmak, hem çok kazanmak, hem aşık olmak.. Ohooo istiyor da istiyor ;) Ben sevdiklerimin dileklerine biraz olsun destek olmak için sıvadım yine kolları.. ;)

Yılbaşı kartlarını hatırlar mısınız? Mailler, smsler, facebook aman aman popüler değilken, sevdiklerimin yüzünü güldürmek için yılbaşında mektupların arasında kartlar gönderirdim. Geçenlerde yılbaşı için özel bir şeyler bakınırken www.minieco.co.uk ile karşılaştım. Üç boyutlu kartlar için bir çok tasarım var. Siteden ana kuralları öğrenince başladım kendimce tasarımlara. Üşenmeyin, çok basit aslında :))


Herhangi bir kağıda çizim yapabilir ya da beğendiğiniz herhangi bir resmi bir kağıda yapıştırıp kartınızı hazırlayabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey kesimleri orantılı yapmak. Ben renkli a4 kağıdını ikiye katladım ve yarısını kullandım. Ölçüyü en kolay ikiye katlayıp elde edebilirsiniz. Yarım kestiğiniz kağıdı da ikiye hafiften katlayıp resminizi kağıdın tam ortasının 2cm civarında altına gelecek şekilde yapıştırın. Aşağıdaki birinci resimde imgenizin yanındaki mavimsi çizgiler kağıdın orta yerini ifade ediyorlar. Bu bölüm ve imgenizin üstündeki çizgi kıvırılacak alanları gösteriyor. Bunun dışında kırmızıyla çizilmiş bölüm imgenizin etrafında kesmeniz gereken bölüm. Eğer imgenizi kağıdın ortasının 2cm altına yerleştirdiyseniz, imgenizin üstünde bırakacağınız ufak bölümü de 2cm yapmalısınız. İkisi imgenizin dışa çıkıklığını belirleyecek alanlar. Orantısız olurlarsa kartınız tam da istediğiniz gibi olmaz. Kesilmesi gereken bölümü ister makasla ister keskin bir maket bıçağıyla kesebilirsiniz. Kırmızı olan yerin dışını kesmek yok ;)

Kestikten sonra ikinci resimde gördüğünüz gibi kağıdı kıvırın. İmgenizi kesilen kağıttan ayırın, önce dışa doğru üst tarafı sonra içe doğru alt tarafı kıvırın. Yarım kağıdı tamamen kıvırın ve açın. Taa taaaaaamm.. Üçüncü resim karşınızda ;))

Dışı için farklı bir renkte kağıdı aynı boyutlarda kesin. Biraz önce imgenizle ikiye katladığınız kağıdı bu dış kağıdın içine yerleştirin ve yapıştırın.

Aşağıda farklı bir içi görebilirsiniz. İç olarak hazırladığınız kağıdı uhuyla dış kağıda yapıştırıyorsunuz.

Bu kadar basit işte ;)) Sevdiklerinizi sevindirmek için sadece ve sadece size ait kartlarınız hazır ;) Benimkiler daha bitmedi. Özel notlar da olacak tabii ki içlerinde ;)


İkea'nın ünlü düşünürleri "yaratıcılığı teşvik etmek lazım" demiş.. Çok haklılar. Bence sevdiklerinizi mutlu etme isteği en büyük teşvik ;) Hadi mutlu edin onları ;))


Şimdiden çooooookkk güzel bir hafta diliyorum size.. ;)

Buket

24 Kasım 2013 Pazar

Hoşçakal eski dostum..

Merhaba.. 

Aslında tam da sana demek istediğim şeyle başladım. Sanki ilk kez tanışıyormuşuz gibi, gayet anlamsız bir "merhaba"..
Uzun zamandır seni düşünmüyordum. Sanki bir şekilde sana kızgınlığım, kendimi tüm olaylarda haklı görmem, seni hayatımdan silmişti. Hayatımdan sen silinince benim hatalarım da silinmişti. Orası, içindeki herkes silinmiş, beni üzen tüm olaylar gitmişti. Orası benim için ayrıydı biliyorsun. Aslında bunu sana anlatmama gerek bile yok. Orada gözlerimi açtım ve kendimi buldum. Ya da kendimin ilk versiyonunu buldum. Sonra garip bir şekilde orası evim oldu. Oradan ayrılırken, canımın ne kadar yandığını belli etmemiştim. Ama en çok canımı yakan, ben oradan ayrılırken “senin gitmen belki de benim için iyi bile olur” demen olmuştu.. Belki sen kendini avutuyordun, belki her şey üst üste gelmişti. Belki de biz dost olmamıştık hiç, sadece yalnızlığımızdan birbirimize tutunmuştuk. O kadar belki var ki aklımda..
Şimdi neden sana bunları yazdığımı soruyorsundur. Neredeyse bir yıl oldu. Aaa bu arada bugün 23.11.2013. Ben kendimi tanıyorsam sana bu yazı mektup, ya da mail olarak bugün gelmez.. Ama bir gün başarıp da buradan ayrılırsam sana kesinlikle ellerimle veririm.. Evet hala gitmek istiyorum. Ama sanırım içimden hiç gitmeyecek bir duygu bu. Belki bir gün birini sevip, onun etrafını evim olarak görür, asla ayrılmak istemem olduğumuz şehirden.. Bu olmadığı sürece sanırım her şehirden bir süre sonra gitmek isteyeceğim..
Yine dağıldım.. Neden yazıyorum sana bunları? Çünkü artık bir daha eskisi gibi olamayacağımızı biliyorum. Ve bunda beni en çok üzen sana veda edememiş olmak. Ne kadar kızgın, kırgın olsan da veda etmek lazımmış gibi. Sanki veda edemezsen anılar seni kovalar, nefes aldırmaz gibi.. Veda ediyorum ama hala baş ucumda bana yaptığın kutu duruyor. Üstünde resimlerimiz olan. “Canım Arkadaşım..” ile başlayan, belki bin defa okuduğum cümlenin tam üstünde duruyor bana aldığın lamba. O cümleyi görmeyeyim diye.. Ne yalan söyleyeyim içim acıyor görünce..
Geçenlerde kendime bir albüm yaptım. Hayatımdan silinen insanların resimleri de içinde.. O resimlerin içinde en mutlu resimler seninle resimlerimiz. El ele tutuşmuşuz, kocaman gülümsemişiz bir resimde. Diğeri ben yeni yeni araba kullanırken, bizimkilerden izin alıp İnciraltı’na gittiğimiz zaman çekilmiş. Hani şip şak 1TL’lik resimler var ya.. İşte onlardan. Herkesin hep çirkin çıktığı o resimlerde biz çok güzeliz.. Resimlerin en güzel yanı da bu zaten. O resim asla çirkinleşmeyecek, o gün her zaman güzel kalacak..
Bu blokta en çok senin katkın var.. Adını birlikte bulduk. Tamam aslında daha çok sen buldun.. Hala okuyor musun bilmiyorum.. Ama buradan daha anlamlı bir yer olamazdı sana veda etmek için. Veda çok acı değil mi? 9, 10 aydır ayrı olsak da sana şimdi, resmen veda etmek acı.. Ben tüm resimlerimizi saklıyorum. Cundayı, Çeşme kaçışlarımızı, ofiste saçma sapan çekilen resimlerimizi.. Sadece o değil. İki yıl önce doğum günümde aldığın kaktüsler hala yaşıyor, itinayla su vermeyi unutsam da ordalar. Salonumun köşesindeler. Baş ucumda lambanla uyuyorum.. Geçenlerde çok hastalandım. Kendime baktım. İyileştim.. Yine aklıma geldin..
Şimdi bir veda bu kadar acı veriyorsa neden veda, zamanında niye aklına gelmedi diyeceksin. Ben son zamanlarda sevginin ayrı bir şey olduğunu öğrendim. Kırgınlıklar arasında yaşayabiliyor. Ama asla eskisi gibi olmuyor. Ben sana olan kırgınlıklarımı tam 10 ay sonra atabildim. Atmak değil. Dindirdim diyelim. Artık durup durup aklıma gelip, kalbimi hızlandırmıyorlar. Ama ordalar biliyorum. Sana olan sevgim gibi, sana olan kırgınlıklarım da ordalar. Bu yüzden hepsini kenara koymak, veda etmek en iyisi. Veda etmesem seni gördüğümde hangisinin daha ağır basacağını bilmiyorum.. Sadece o değil ben daha fazla kırılmaktan da korkuyorum. Sen demek, çok şey demek.. Onların hepsi geride kalınca ben daha iyiyim..
Büyüyoruz ve her şeyi yanımızda sürükleyemiyoruz.. Ben sadece seni bırakırken gülümsemek istedim.. Burasının benim için ne kadar özel olduğunu biliyorsun.. Sen de öylesin. Hep olacaksın.. Bir gün çok mutlu olduğunu duyduğumda ben de senin kadar mutlu olacağım.. Senin de aynı şekilde mutlu olmamı isteyeceğini biliyorum.. Şimdilik huzurluyum. Umarım aynı şekilde huzurlusundur..
Her şeyi bırakıyorum.. Sadece resimler var.. Albümünün bir köşesinde, ellerimden tutan, kocaman gülümseyen o kızı bir gün sorarlarsa çok eski bir dostum diyeceğim ve devam edeceğim.. Şimdi çok mutlu.. Hak ettiği gibi..


Hoşçakal..
Buket  

16 Kasım 2013 Cumartesi

Durma, Albüm Yap Kendine! ;) (DIY)

Küçüklüğümden beri fotoğraf çekmeyi seviyorum ben. Saçma sapan ne resimlerim var anlatamam. İtiraf etmem gerekirse etrafımdaki çoğu insanı bezdirmişliğim de var. Ama sayemde herkesin booll bol anısı var diyip sıyrılıyorum, devam ediyorum milyar tane poz verdirtmeye ;)

Resimler, yazılar.. Aslında genel olarak anılar çok önemli benim için.. Benim gibi çoook önem veren insanlar biraz özel bir albüm isteyebilirler. Bgn bir sürü resim çıktı aldıktan sonra evde güzel albüm olmadığını fark ettim. Aldım eski albümlerden birini başladım kendimce özelleştirmeye ;)


Eski albümün kabını çıkardım, evdeki kartonlardan birini ölçüp kestim. Sonra yapıştırdım albüme.. Çok uğraştığım söylenemez yani ;))
 Sonraaaaa.. Minicik dokunuşlarla başladım anılarıma.. Evet o geminin kaptanı benim minik halim.. Deniz kenarında pembe bikinisi, mavi şapkasıyla garip garip sırıtan çocuk da benim.. :))
 Albümün kapağı da bana özel tabii ki.. ;)

Çok garip.. Eski albümdeki resimleri teker teker düzenledim bugün. Şimdi hiç görüşmediğim insanların resimlerine daha bir yakından baktım.. Bazıları kızgın olduğundan uzak, bazıları mesafeler yüzünden.. Ama hepsinin resimleri duruyor hala albümde. İlkokuldan, liseden, yazlıktan, üniversiteden, ilk iş yerimden.. Herkesin resmi gülümseyerek eklendi albümüme.. İşin garip yanı ben bazılarına kızgın olduğumu sanıyordum. Meğer resimlerini hayatımda isteyebileceğim kadar da sevgi barındırıyormuşum içimde onlara. Ne güzel, ayrıldıklarıma gülümseyerek veda etmişim meğersem.. Hiç olmazsa içimden ;))

Tüm anılarının yüzünü güldürmesi dileğiyle sevgili okur! ;)

Buket

15 Kasım 2013 Cuma

Sleeping at last // Learning Curve

Bugün "bir yıl"dan bahsettik.. Neler götürdüğünden, neler getirdiğinden.. Bir yıl o kadar kısa bir zamanmış ki.. Sanki sadece bir gün gibi..

Böyle başladığıma bakmayın. Sadece güzel bir şarkıyı sizinle dinlemek istedim..

Mum eşliğinde..

En kalın battaniyenin altında..


Ve itiraf ediyorum. Eğer bugün İzmir'de yağmur yağmasaydı bu post hiç olmayacaktı..
Buket

12 Kasım 2013 Salı

Sen de Sebastian.. Ay pardon Sezar..

İş güç o kadar yoğun ki bırakın DIY projesi yapacak isyan edecek zamanım kalmadı. Bi boğaz ağrım eksikti, sağolsun o da yetişti. Sonbahar millete çınar ağaçları altında birlikte yürüyecekleri sıcacık eller verirken bana buz gibi rüzgar eşliğinde sürekli sızlayan bir boğaz armağan etti. Buradan sonbahara da teşekkürlerimi sunuyorum. 
Şu sıralar Thylolhot'ıma su koycak insanım yok desem abartmam yani. Ama işin garip yanı, bu yalnızlık gittikçe güzelleşmeye başladı. Sanki şimdi insanların arasında boğulmuyormuş gibi yapmama gerek yok. Ya da içimden geldikçe sevdiğini zannettiğim insanlara hevesle hediyeler hazırlamama gerek yok. Yanlış anlaşılmasın uzun duvarlar ördüğüm yok. O kadar değil. Sadece adım atarak girilen sınırlarımı biraz yükselttim sanırım. Şimdiki sınırlar balkon muhabbeti gibi. Hafif yükselttiğim duvarıma dirseklerimi dayayıp yüzelsel muhabbetimi yapıp baktım olucak gibi diil, içerde yemek var neyse sonra görüşürüz diyip sıyrılabiliyorum. Bu formülün 27 yıl sonra aklıma gelmiş olması ya da bunu benimsemiş olmam da ayrı tabii. 
Biraz kaçıyorum anlayacağınız. Herkesten, ailem ve çok çok sevdiklerim hariç, herkesten. 


Sonuç : 
#1 Menfaati için sevimli gözüküp aslında hep bana hep bana diyenlere "al sana" diyip çekip gidebildim sonunda. Yani umarım. Bakalım ne kadar daha "kendini düşünen" bir insan olabileceğim.
#2 Aslında çok haklılar. Şans eseri sevdiğimde kırılmıyorum, paramparça oluyorum. Bu yüzden ya dur demeli, ya da sizi elbet toparlayacağını bildiğiniz insanlar için paramparça olmalı. Denemelerimi yapıyorum. 
#3 Tyhlolhotıma suyumu koydum. Şimdi de üfleye püfleye içiyorum ;) 
#4 Hey sen! Bana mı yazmış diye düşünüyor olabilirsin. Düşünme! Yazıların her biri sadece ve sadece bana beni anlatmak için yazdılar.. Bir de benim gibi kendini yazılarda bulmaya çalışanlara. 

Buket 

10 Kasım 2013 Pazar

Unutmayacağız..

Bir millet düşünün. Yıllar önce yaşamış önderlerini hala gözleri yaşlı anıyor. Aramızda kaç kişi onu yaşarken görmüş, kaçı sesini kayıtlar dışında duymuştur? Çok azımız. Buna rağmen yıllar önce attığı adımlarla bizi biz yapan adam olduğu için hala sevilmekte ve unutulmamaktadır. Onun önderlik ettiği yol ne dindarlığın arkasına sığınmış yobaz fikirler, ne de avrupa, amerika özentiliğinin gölgesinde atılan yapay adımlar içermektedir. Bu yüzden hala onun yolunda ilerlemek bir gururdur. Bu yüzden hala onun yokluğu bizlerin içini sızlatır. 

Biz, Türk milleti, aslında dünyadaki en şanslı milletlerindeniz. Çünkü hiç bir millet önderi tarafından bu kadar sevilip, bu kadar gurur duyulmamıştır da.. Her sözünde Türk milletini sahiplenmiş, vatandaşlarından övgü dolu sözlerle bahsetmiştir Atatürk... Ayırmamış, hepimize inanmıştır. İşte bu yüzdendir ki, kökeni ne olursa olsun gerçek bir Türk, önderini asla unutmaz, unutamaz.. 

Küçüklüğümüzde her sabah onun açtığı yolda ilerleyeceğimize söz verirdik. Hala aynıyız. Yine bağıra bağıra bu yolu terk etmeyeceğimizi söylüyoruz.. Bu yol kendini durmadan geliştirme yolu.. Bu yol inancını hiç kimseye şart tutmadan yaşama yolu. Bu yol bizlere inan bir önderin yolu.. Bize siz çalışkansınız, çalışın, zekisiniz kafanızı kullanın, birlik ve beraberlik olmadan hiçsiniz, ayrılmayın diyen bir önderin yolu. Bu yolu terk etmeyeceğiz.. Ve Atam.. Seni asla unutmayacağız.. 



"Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da
muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri
yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk
milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve
çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda,
elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir."
Onuncu Yıl Nutku

28 Ekim 2013 Pazartesi

Bugün olmayabilir.. Ama yarın..

İnatla inandığınız şeyler var mı? Bir gün kesinlikle gerçek olacağına inandığınız şeyler yani?

Mesela içtenlikle önemsediğiniz kişinin bir gün oyunlar oynamak yerine sadece sizi sevdiği için "özel" hissettireceğine? Sizi mutlu etmek için elinden geleni yapacağına?

Uğraşlarınızın sadece geçiştirmelik "bravo"larla değil, hakkınız olanla ödüllendirileceğine?

Yıllarca yanında olduğunuz insanların bir gün gerçekten yanınızda olacağına? Hiç menfaatleri olmadan hem de.. Sadece sizin yanınızda olmak istediklerinden mesela.

Bazen hayat sizi kenara sıkıştırıp "inanma" diye sarsabiliyor. O zamanlarda ona inatla, hatta gülümseyerek, "inanıyorum" diyebiliyor musunuz? Sanırım benim en büyük gücüm bu. Evet bu aralar hayata gülümseyerek inanıyorum diyorum... Sevgime, dostluğuma, emeklerime karşılık bulamayabilirim. Ama bu hayatın sadece beni bugün yendiği anlamına gelir. Sadece bugün.. Ve yarın... Eğer elimden geldiğince uğraşırsam ve gerçekten inanırsam.. Yarın hayatı ben yenebilirim.. Yarınlar için yaşıyoruz ne de olsa. Bir kaç saat sonra bugün bitmiş olacak. Ve ben yarın yine sevdiklerime, önemsediklerime, işime ellerimle dünyayı sunmaya çalışacağım. Her seferinde daha fazla öğrenip, her seferinde karşıma çıkan insana daha fazla ümitle bakarak belki. Ama asla ümidimi kaybetmeyeceğim.. Ve genlerimden gelen bu inadı hayat asla elimden alamayacak..


Uzun zaman sonra neden mi böyle şeyler yazıyorum? Sizi tanıyorum. Siz beni tanıyorsunuz. Ve sanırım bu aralar beni sizden daha iyi anlayacak kimse yok etrafımda.. İyi ki varsınız.

Buket

28 Eylül 2013 Cumartesi

Eğlencelikler yoksa yokum arkadaş! ;))

Son zamanlarda katılmadığım aktivite kalmadı. Evlenme mi teklif edilecek? Nişan mı yapılacak? Söz, düğün, kına? Yok yok bekarlığa veda! Hepsinde ordaydım. (valla ondan yazamadım onca zaman ;)) 

Anladım ki bu anlar güzel anlar, ama güzel oldukları kadar da stres dolu. O kadar yapılacak iş kalıyor ki insanlara eğlenmeye zaman bulamıyorlar. İşte tam da o anda onları sevenler devreye giriyor! ;) 

Bu güzel anları o insanlar için daha güzel yapmak aslında çok kolay. Minik bir masa, kartonlarla yapılmış minik eğlencelikler ve tabi ki sürpriiiizzz! Uzun zamandır DIY yapmamıştım. Fırsat bu fırsat, ben çok eğlendim sıra sizde ;) 

Fark etmişsinizdir eğlencelerde artık havai fişeklerden, balonlardan çok ellerde minik maskeler, ufacık pankartlar, yakalarda sıfatlar dolaşıyor. Bunları yapmak da inanılmaz kolay..  Tek ihtiyacınız olan rengarenk kartonlar. Temanız neyse ona uygun kartonlar alın, üstüne yazmak istediklerinizi yazın ve arkasına aşağıdaki şekilde kilitli iğne takın.  


Pankartlar için siyah karton üstüne tebeşirle yazı yazabilirsiniz. Çucuklar için çöp şiş çubukları da alabilirsiniz. ben Alsancak Chicken'dan rica ettim, 5-6 tane yetti ;) Tekrar teşekkürler Chicken, iyi ki varsın :))  

 Aynı mantıkla bir sürü şey yapıp sevdiklerinizi mutlu edebilirsiniz. Hem bunları sadece düğün müğün için değil, doğum günleri gibi diğer özel günlerde de kullanabilirsiniz. Ama ben çizemem kartona derseniz, alın açık renk bir karton, bilgisayar ekranına yapıştırıp kopyasını çekin canım ;)) Ee birazcık kopyadan kimseye zarar gelmez :))


Bu kadar kolay şeylerle çok güzel bir eğlence, unutulmayacak bir anı bırakabilirsiniz sevdiklerinize.. Yani biz bıraktık diye umuyorum ;). Ofisimizin kıdemli çalışanı Burçin kızımızın bugün düğünü var. Ondan önce ona minicik kendi aramızda bir parti yaptık. Bir de pizza söyledik.. Kendi kendimize çocuklaştık, eğlendik işte ;)

 Hazırladık masamızı.. Rengarenk bardak ve çatallarımız, minicik ışığımız, kızımız için kemeraltından aldığımız "bride to be" eğlencelikleriyle masamız rengarenk oldu ;))


 Hepimizin bir sıfatı var. Biri Bride (gelin), biri Engaged (nişanlı) biri Dreamer (hayalperest). Bilin bakalım Dreamer kimin yakasındaydı ;))

İşte kızımız.. Böyle güzel ve sevimli :)) 
(bi de yüklemeleri yapılmadığında görün tabii siz onu ;)) 


Hadi durmayın!! Mutlu edin, mutlu olun ;)) 
Çooook güzel bir hafta sonu olsun.. 
Buket 

14 Eylül 2013 Cumartesi

Öylesine..

Geçen Akçakoca'dayım... Annemle mutfakta çay keyfi yapıyoruz.. Bana ne dese beğenirsiniz..

"Bazen oturuyorum böyle. Alıyorum çayımı. Bulutlara bakarak hayal kuruyorum. Bak mesela orda kocaman bir kurt var..  Araba kullanıyor.. Bak bak hemen kocaman adamın yan tarafında.. Hemen şu tarafta.."


Annem benim.. Meğer o da bulutlara bakıp hayal kuruyormuş. Alıyormuş çayını, bulutları birşeylere benzetip benzetip kıkırdıyormuş.. Şaşırdım duyunca. Bilmediğim neleri var kim bilir annemin.. Kim bilir ne kadar benziyoruz annemle..
Annem benim...

Buket

11 Eylül 2013 Çarşamba

Benim de Meleğim var.. Adı Özlem ;)

Sanırım kendim için yaptığım en iyi şey bu bloğu açmak, hiç düşünmeden yazmak, bazen isyan etmek, bazen geyik yapmak ama en çok da kendim gibi insanlarla dertleşmek, onlarla birlikte hayal etmek oldu.. Burda öyle güzel insanlarla tanıştım ki..

Bugün o insanlardan biri beni mutluluktan zıplattı, hoplattı, hatta aşağıdaki sevimli mi sevimli ördeğe sarılıp ufak çaplı bir dans etmeme bile neden oldu :)) 


Yok çekiliş falan kazanmadım. Zaten o tip şeylerde hiç şansım da yoktur. Aslında her şey Özlem’in instagram hesabında gördüğüm bir resmiyle başladı. Ona bir arkadaşı kitap hediye etmiş. Bence bir insana verilebilecek en güzel hediyedir kitap.. Tshirt’e, parfüme, çantaya ihtiyacı varsa alır insan.. Neden bunları hediye olarak istesin ki? Ama bir kitap… İnsana bir dünya hediye edersiniz. Sanki “al senin hayatın da bu kadar güzel olsun der gibi”.. Neyse ben kitap hediyesini görünce ne yalan söyleyeyim gayet kıskandım.. Beni bir kitapla mutlu edeceğini bilecek kadar beni tanıyan etrafımda kimse yok mu yahu diye düşünürken Özlem’le konuşmaya başladık.. Ben üzgün üzgün yorum yaparken, Özlem beni mutlu etmek için bir yandan adresimi araştırmaya başlamış. Sonsuz bunu bilmenin bile beni mutlu edeceğini bildiğinden de hiç düşünmeden bana söyledi.. Tahmin ettiği gibi o bile çok mutlu etmişti.. Mailleştik Özlem’le, adresimi verdim, o da bana verdi.. Bu aralar düğünler, evlenme teklifleri bir o yana bir bu yana koştururken unutuvermiştim konuşmalarımızı. Sabah kargo gelince resmen zıpladım, hopladım.. Kitabım geldiiii diye sallana sallana kargoyu açarken içinden bir de Ördek çıktı J Öyle güzel öyle sempatik ki.. Ona her bakışımda kendine özel ses tonuyla "heeeyy gülümse" diyecek, ben de onu dinleyeceğim.. :)


Sanırım ben çok sevinince duygularımı tam olarak anlatamıyorum. Yahu dur, bir kitap bir ördek, neden bu kadar sevindin derseniz, nedeni sizi hiç tanımasa da sizin mutlu olmanızı isteyen insanların olması.. Bu biblo benim için altın değerinde.. Baş ucuma koyup her sabah gülümseyerek uyanıcam sayesinde.. Kitabı ofiste açıp okumamak için zor tutuyorum kendimi.. Biliyorum ki daha okumamış olsam da bu kitap bana çok çok iyi gelecek... 




Tabii ki kargo elime geçtiğinden beri sürekli Özlem’e  msj atıp teşekkür ediyorum.. O benim her mesajıma tüm içtenliğiyle “seni mutlu etmek beni de çok mutlu etti, gününe neşe kattıysam ne mutlu” diyor.. Hiç tanımadığı bir insanı mutlu etti.. Hem de hiç beklentisi olmadan.. Keşke herkesin hayatında bir sürü Özlem olsa.. Benim hayatımda bir tane var.. Ve ben onunla tanıştığım için çok şanslıyım, çok mutluyum.. Her şeyin en güzelinin senin olmasını diliyorum Özlem... Hıı kim mii bu Özlem? Kendisi benim Meleğim.. :))  Çoook teşekkür ederiiiim.. Hem de çok.. :)



(Özellikle bugün çok mutlu olan) Buket ;))

2 Eylül 2013 Pazartesi

...


Neden mi?

Kalbine yakışmayanlar,
Kalbine yanaşmayanlar..

Hepsinin ucunda birazcık yalnızlık var..

20 Ağustos 2013 Salı

Balonuyla zıplayan çöp adam

Dün uyku tutmadı… Hani içinizde bir açlık olur ya.. Ne gerçekten acıkmışsınızdır, ne de susamış.. Ama bir şeyler eksiktir o güne dair.. Bir şey yapılmamıştır..

Baktım tavanı izlemek sarmıyor çıktım yataktan bir su içtim, salona bakındım. Yok olacak gibi değil, geçtim yatağıma en sevdiğim kalemimle. Önce kağıda karaladım bir şeyler.. Yok bu da olmadı. Sonra elime bir çöp adam çizdim. Daha önceden Yağmurun elinde görmüştüm. Şapşal kız "bak bak" diyip avcunu hafifçe kapatıp açtıkça zıplıyordu minicik çöp adam. Bizde kıkır kıkır gülüyorduk. Belki de eksik olan bugün öyle içten gülmemiş olmamdır dedim.. Başladım devamını çizmeye. Çöp adam tamam.. Zıplayacağı yer de tamam. Ama adam zıplamaktan sıkılmaz mı yahu dedim.. Mutlu olsun, uçsun gitsin diye balon çizdim eline.. Baktım etraf çok ıssız, ağaçsız dünya olmaz olsun dedm bir de ağaç kondurdum. Sonraaaa başladım minik adamı zıp zıp zıplatmaya :) .

Salak mısın sen diyebilirsiniz.. Aslında halime bende sesli sesli gülmedim değil.. 

Bir süre sonra balonlu çöp adamın zıplayışlarını izlerken öyle güzel bir uyku bastırdı ki..  
Ne de olsa gün benim için tamamlanmıştı ve artık huzurla uyunabilirdi.. 

Buket 

17 Ağustos 2013 Cumartesi

17 Ağustos 1999

Dedemin Düzce, Konuralp’te, tepede kalan evinde dayım ve ananemle birlikteydik. İki katlı evin ilk katında geç saate kadar sohbet edip, sonra da uyumuştuk. 

Uykuyla uyanıklık arasında kalırsınız ya hani, bazen bir şeyler duyarsınız, bazen de görürsünüz. O anlardaki gibi bir sarsıntı olduğunu hatırlıyorum. Gözlerimi açtığımda sanki odanın  içinde bir kırmızılık vardı. Babamın sesini duyuyordum. Dua ediyordu, hem de bizim için. Sesindeki korkuyu bugün bile hatırlıyorum.. Annem hem abimi hem de beni kapıp bir anda bahçeye koşmuştu. Babam, dayım, ananemle bahçedeyken çıplak ayaklarımın değdiği  yerin sıcacık, yıldızların da sanki elimi uzatsam yakalayabilecek kadar yakın olduğunu hatırlıyorum. Biz öylece dururken yer bir kez daha dalgalanmıştı. Bu sefer daha şiddetliydi. Belki de artık uyandığımdan ve korktuğumdan daha şiddetli geliyordu. Dayımın "deprem oluyor", annemin "daha açığa gidin" dediğini hatırlıyorum. Ön bahçeye geçtiğimizde artık sarsıntılardan ayakta duramayıp, altında alev olan topraklara oturmuştuk. Toprak ılık değil, resmen sıcaktı. Daha önce depremi sadece derslerde duymuştum. Toprak sarsıntısıydı benim için. Bir felaket olduğunu o gün öğrendim..

Etraftaki tüm evler amcaların, kuzenlerin evleriydi. Karşı evlerden birinden silah sesleri yükseldi. Dayım hemen gidip evdeki av tüfeğini aldı ve havaya ateş etti. Diğer evlerden de ateş sesi duyulunca silahını yerine kaldırdı. Her ev “ben iyiyim” mesajını vermişti.

O sırada annem babama Düzce’ye, şehir merkezine gitmesini söylemişti sanırım. Her şey o kadar hızlı oluyordu ki.. Bir anda rengi atmış teyzem babamla arabadan indi. Kuzenim, eniştem hepsi bembeyazdı. 5 katlı apartmanın en üst katındaki evlerinden zor çıkmışlardı. Şanslılardı, ev yıkılmamıştı. Kolonları çatlamış, duvarları paramparça olan apartmandan çıkıp hemen dedemlerin evine gelmişlerdi. Zaten arası en fazla 15 dakikaydı. Ağaçların arasında, yıldızlar baş ucumda, toprak sıcacıkken biz şanslıydık. Düzce merkezinde apartmanlar yıkılmış, enkazlar altında insanlar yaşam mücadelesi veriyordu. Teyzem uzun süre konuşamamıştı. Sokaklardan geçerken ağlayan, yara bere içinde koşturan insanlar kadar hayatını kaybetmiş insanları da görmüş.. Babam şehir merkezinden döndüğünde çocuklar geçemez oradan demişti. Uzun süre de şehre inmemiştik…

14 yıl önce bugün, 17 Ağustos 1999 yılında,  Gölcük merkezli 7,5 şiddetinde deprem meydana geldi. “Resmi raporlara göre, 17.480 ölüm, 23.781 yaralı oldu. 505 kişi sakat kaldı. 285.211 konut, 42.902 işyeri hasar gördü. Resmi olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000'e yakın yaralı olmuştur. Ayrıca 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişiyi evsiz bırakmıştır." 

Allah’tan gelen bu felakete hiç kimse isyan edemezdi. İsyanlar bir anda tuzla buz olan inşaatlaraydı. Demiyorum ki tüm ölümler onların suçu.. Ama bir ölümü, belki bir araba belki bir ev parası için yüze çıkardılar.. Sadece onlar mı? Gelen yardımlar insanların depolarında gizlendi, yardım kuruluşları Türkiye'nin dört bir yanından gelen yardımları dağıtamadı.. Belki de dağıtmadı.. Tabii ki davalar açıldı, çoğunun zaman aşımına uğradığını biliyorum. "Zaman aşımı".. Ne kadarı doğru bilmiyorum ama genel olarak sonuçları aşağıda bulabilirsiniz..

·         Düzce, Ersoy Apartmanı: 36 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
·         Düzce, Ömür Hastanesi: 11 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
·         Yalova, Ceylankent Sitesi: 98 kişi öldü, 2 sanığa verilen hapis cezaları ertelendi.
·         Kocaeli Ubay Apartmanı: 58 kişi öldü, müteahhit hakkında verilen ceza ertelendi.
·         Yüksel Sitesi: 316 kişi öldü, 5 sanığa verilen çeşitli cezalar ertelendi.
·         Can Göçer ve Zafer Çoşkun: Veli Göçer'in oğluyla ortağı yakalanamadığı için haklarındaki dava zaman aşımına girdi.
·         Sakarya, 695 davadan sadece 5 kişiye ceza çıktı.
·         Kocaeli, 600 dava açıldı, 12 kişi 10'ar ay hapis cezası aldı. 6'sının cezası infaz edildi, 6'sı için süre istendi.
·         Yalova173 dava açıldı, hemen hemen tamamı sonuçlandı. Ceza aldığı bilinen tek isim Veli Göçer 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edildi.
·         Düzce, Yaklaşık 220 dava açıldığı sanılıyor. Yargılamaların sonucunda hiç kimse cezaevine girmedi.

Evet çoğu dava ve cezai işlem zaman aşımına uğradı.. Bugün Düzce, Gölcük, depremin yaşandığı o bölgeler hala eskisi gibi değil.. Ben kimsenin acısının zaman aşımına uğradığını sanmıyorum.. Hiçbir yerim çizilmemişken ben bile Düzce’de yaşadıklarımı dün gibi hatırlıyorum.. Orada enkazlardan saatler sonra çıkanlar vardı.. Enkazların en sevdiklerine mezar olanlar.. Onlar nasıl unutsunlar? Allah hepsine sabır versin.. Tüm ölmüşlerimize de rahmet.. Kalanlar.. Ne olur o günleri unutmayalım.. O gün tiksinerek baktığımız olayları unutmayalım. Sadece kendimizin değil, tüm hayatların önemli olduğunu unutmayalım.. 

Vicdan duygusunun tüm göğüsleri kaplamasını ve tüm kararların önce vicdanen yargılanmasını diliyorum... Her adımımızda.. Her nefesimizde..  



Buket

Meslek Sırları ;)

Şimdi sevgili bloggerlar.. Biliyorum buradaki amaç gerçek hayattan sıyrılmak, içimizde tuttuklarımızı patır kütür dile getirmek, hayal etmek, gelecekteki sevgiliyi tasarlayıp evrene “ver artık şu insanı bana” demek ;)) 

Kafamızın içinde yaşadığımız o güzel hayatın dışında bir de gerçekte yaşadığımız hayat var. Bazen ben bir tasarımcıya bakıp “ohh ne güzel” diyorum, bazen bir tasarımcı bana bakıp “oh ne güzel ülkeleri geziyor” diyebiliyor.. Ama işler çoğu zaman dışardan göründüğü gibi olmuyor. Ve biz duygularımızdan gün içerisinde bahsedemediğimizden, burada sadece duygulara bırakıyoruz kendimizi.. Bir seferlik, hayatımızın en büyük bölümünden bahsetsek? 

Hepimizin mesleğinin güzel yanları kötü yanları var. Bu yanlara ek olarak bazı yetenekler olmadan bazı mesleklerde başarılı olmak imkansız, bu kesin.. Ben diyorum ki bu sefer farklı bir şey yapalım. Uzun zamandır yapmadığımız mimleme olaylarına bu sefer farklı yaklaşalım.. Mesleklerimiz hakkında birazcık bilgi verelim. Detay yok. Şirket mirket gibi. Genel olarak mesleğinin en güzel yanı, en kötü yanı, gerektirdiği yetenekler, meslekte gelişmek için gerekenler, ne biliyim aklınıza ne gelirse mesleğiniz hakkında yazabilirsiniz.

Böylece meslek değiştirmek isteyenlere, yeni mezunlara bir nebze yardımımız olabilir. Ne dersiniz?

Başlattım devamını getireyim değil mi? (Röportaj gibi olsun bari;))

Şu an yaptığın mesleğe nasıl başladın? 

Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okudum (edebiyat tutkusu teee o zamanlardan geliyor işte. Aslında edebiyatı sevmeme rağmen hala yaratmak, çizmek, dikmek biçmek aşkım yüzünden daha yaratıcı bir mesleği seçmediğim için birazcıcık pişmanım. Neyse devam.) Daha önceden bahsetmiştim, mezun olmadan Dış Ticaret eğitimine katılmıştım. Egeus’un verdiği eğitimde Barbaros Tunç hocam inanılmaz sevdirmişti bana dış ticareti. Eğer ihracat ithalat olmak istediğiniz sektörse, bu tip bir eğitim ilk adım için size çok yardımcı olacaktır. 

Mesleğin için gerekli karakteristik özellikler neler? 

Bence her meslek yetenek işi. Ben satışta çalışıyorum. Yurtiçi yurtdışı fark etmez, işiniz satışsa sattığınız ürünü tanıyacaksınız. Tanımıyorsanız, tanıyor gibi yapmalısınız ;)) Satışta çalışan insanların özgüveni önemli. Siz ne kadar titrerseniz karşınızdaki  güvenini kaybedip uzaklaşıyor. Bu demek değil ki ben kitlenmiyorum. Kitlendiğim çok zamanlar oluyor ama önemli olan onu atlatıp bişey öğrenmek ;)

İş ihracat olunca karşınıza çok güvensiz bir Japon, çok çakal bir İtalyan, çok ukala bir Amerikalı ya da Fransız çıkabiliyor. İşiniz bir yandan yorum yapmak anlamına geliyor. Çünkü nasıl her şehrin insanı farklıysa, her ülkenin insanı da inanılmaz farklı. Her meslekte gerekli, biraz bukalemun olmalısınız.

Çok dinamik olmalısınız. Aslında bu tüm satışlar içi geçerli. Unutmayın bilmediğiniz bir ürünü, ya da ürünün marketinin son durumunu bilmiyorsanız o ürünü satamazsınız.

Olumlu yanları neler?

Ben tanımadığım insanlarla konuşmayı, farklı kültürler, farklı ülkeler görmeyi çok seviyorum Hatta izin verseler tüm ömrüm boyunca bunu yapabilirim. İhracat da şanslıysanız hem çalışıp hem de bir çok ülke ve kültürle tanışabilirsiniz. Bu bizim işimizin bence en güzel yanı.



Peki ya olumsuz yanları? 

İhracat satış dediysek sürekli ülke ülke gezmiyorsunuz. Bir yerden sonra ofis çalışanısınız ve PC karşısında oturup tüm gün maillere cevap vermek, yeni müşteri bulmak, market araştırmaları yapmak durumundasınız. Dışarda mükemmel bir hava olabilir, siz yine de klima tepenizde poponuz sızlaya sızlaya  o masada oturuyorsunuz.

Bu konuyu ilerletebilir, yeni sorular ekleyebilirsiniz..

Hadi işçi kardeşler, birazcık meslekleri çekiştirelim ;))

Ben diyorum ki Ted, Özlem, Ahu, Anarşi, Baykuşumuz ve sevgili Öküz bize mesleklerinden bahsedebilirler.. Cuma Cuma yapılcak şey mi şimdi bu demeyin hemen canım.. Müsait olduğunuzda anlatın nolcak ;)) 


Şimdiden iyi haftasonları ;)

Buket 

15 Ağustos 2013 Perşembe

İş Yerinde Eğlenmek Mümkün ;)

Eyyy ofis insanları.. İşçi kardeşleriimm..Günaydıınn.. ;))

Uyanmak için NTV haberlerine baktıysanız İş Yerinde Eğlenmek Mümkün başlıklı haberi görmüşsünüzdür.. Valla bencede iş yerinde eğlenmek mümkün. Yani enerjiyi bir şekilde atmak kafayı dağıtmak lazım. Onları da yapamazsan vay haline..

NTV görsellerine inat ben de ofiste yaptığım saçmalıkları paylaşıyım dedim. Canım sıkılınca herşeyi konuşturduğumu zaten biliyorsunuz.. Ofiste de işler aynen böyle ;))


Tam yaz geldi derken vitaminim bana artislik yapmıştı.. Kış gelince sıcak su torbamın yaptığı gibi :S 
Herkesin artisliği hep bana, heeepp.. :s


Yan komuşumuz Bisquitte'e kaçıp kocaman bir bardak sıcak çikolata içtikten sonra Bisquitte'in kendine has kartvizitini isyanıma ortak ettim ;)) 
"Yemeğe bekleriz.." "İnş cnm ya" ;))) 


Ne yapıım bazen çok kızdırıyorlar, ben de kendilerini bunlarla uyarıyordum. 
Ama hepsini atıp daha olgun bir iş hayatına adım atmaya karar verdim ;)  

Yarııınn Cuuumaaaaaa!!! Bu hafta sonunun şarkısı benden tüüümmmm dönmeyenleri olanlara gelsin ;))
(Çalarken kendi etrafında dönmeyen dinlemiş sayılmaz. Saçma sapan dans edip dönene kadar durmak yoookkk ;))



Buket

9 Ağustos 2013 Cuma

Ev

Bir yer düşünün..
Anı dolu.. 
Şimdi ordayım..
Her şeyi en güzel haliyle hatırlıyorum.
Ve çok eskiden yaptığım gibi yine denizle konuşuyorum.. 

Buket

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Yalnız olmak (f), Yalnız (i), Yalnız (s)

Nasıl ama? ;) 
Burada resmen kendimi gördüm. Bi de utanmadan üstüne gülümsedim ;))

Yalnızlığın anlamı herkes için farklı olabilir. Ama buradaki insanlar için benim sözlüğümdekiyle aynı olduğuna eminim.

Ne mi yalnızlık?

Yalnız olmak (f): Kendinden başka kimseyi düşünmeyen arkadaşlar arasında, kalbinde yeri olmayan sevgiliyle, ailesinden çok uzakta olma hali.

Yalnız (i): Daha çok tanımadıklarını dinlemek, tanımadıklarıyla dertleşmek, tanımadıklarına güvenen insan, ya da canlı. Bu yetiye sadece insanlar sahiptir. Yeti dediğimize bakmayın. Zor gözükür. Kolay alışılır. Uzun süreli kullanımı ölümcüldür. 

Yalnız (s): Zorla gülümsemek yerine etrafında minimum insan (minimumdan kasıt kişinin kendisi oluyor) barındırmayı tercih etme, önceleri "aman ne özgürüm, oh oh" diyerek takılıp, sonradan "lan çok yalnızım" diyerek hayıflanma haline denir. 

Neden yalnızlıktan bahsediyoruz? 

Çünkü insanın hayatını yaşadığına dair en büyük kanıtı o yaşarken şahit olanlardır. 

Yalnızsan yaşamıyorsundur. 

Her gün hayatından 50 kişi selam diyip geçiyorsa, yalnızsındır. 

Bu bir döngüdür.

Gayet de tehlikelidir. 

Şimdi yeşil çay dolu kupamı tüm yalnızlara kaldırıyorum. 

Şerefinize yoldaşlarım! 

En kısa zamanda azalmamız dileğiyle! ;)

Buket 

27 Temmuz 2013 Cumartesi

İtiraf

Tanımadığın insan özlenir mi?
Hiç adını duymadığın, ama duymayı çok istediğin.
Arkadaş.
Dost.
Aşk.
Ne yalan söyleyeyim.

Ben özlüyorum. 

26 Temmuz 2013 Cuma

Sen bitti dediğinde..

Ancak masalcı gibi bir iş yeri sahibinin ihtiyacı olurdu kapı açıldığında çalan o zımbırtılardan. Hoş o zımbırtı çalsa da pek umurunda olduğunu da sanmam. Biri girse, içerdeki kitapları almak istese hepsini para vermeden alabilirdi. Çalmak değil, kitap paylaşmaktı bu onun için. Hem onun tabiriyle “bizden alınan bir gün bize kesinlikle geri dönerdi” zaten. 

O salak saçma ses ile içeri girdiğimde her zamanki gibi kitapların arasında bir o yana bir bu yana bakınıp, kitapları düzenleyip, raflardaki tozları alıyordu. Nasıl oluyordu da bu kadar basit bir işi yaparken bu kadar huzurlu gözükebiliyordu? 

Ben geldim der gibi, derin bir nefes aldım, o da her zamanki gibi arkasını dönmeden “çay var, hadi al kızım” dedi. Kadife perdenin ardındaki ufak mutfakta fokurdayan çaydan bir fincan doldurdum kendime. Ona getirdiğim kupaları hala kullanmıyordu. Kupalar hiç kımıldamadan gülen yüzleriyle öylece bıraktığım yerde duruyorlardı. Aldım çayımı, içeriye yanına geçtim. Sırtı hala bana dönüktü. Dön artık gözümün içine bak sana anlatmam gereken şeyler var demeyi öyle çok istedim ki. Onun yerine her zamanki gibi bana ayırdığı yeşil kadife koltuğa oturdum. Çayımı elime aldım. Yavaş yavaş içmeye başladım. Sessizliğimden şüphelenmiş olacak, karşıma geçip kuşkulu gözlerle baktı. Piyanonun sandalyesine oturdu, gülümseyip, eliyle hadi buyur der gibi bir hareket yapıp, bana doğru eğildi. Çayımı sehpaya koyup, fısıldar gibi, “ben yaptığım her şeyden vazgeçtim, kurduğum tüm düzenden” dedim. Beni duyar duymaz, gülümsedi, rahatlamıştı resmen. “Bu muydu canını sıkan der gibi” gülümseyerek arkasına yaslandı. Bacak bacak üstüne atıp, “demek ki yaptıklarım, kurduklarım dediğin ihtiyacın olanlar değilmiş” dedi. Bu adamın en sevmediğim huyuydu bu. Bu kadardı işte. Ben ona hayatımın yerle bir olduğunu söylüyorum, o bana demek ki senin için önemli değillermiş demekle kalıyor. Bu kadar! Her zamanki gibi ne oldu, anlat yavrum yok! 

Bin yıldır inatla kullandığı fincanı elime aldım. İçinde çay olmadığını fark etmeden kaldırdım, başka bir hayal kırıklığıyla boş bardağı uzaklaştırdım dudaklarımdam. Öyle sıkılmıştım ki farkında olmadan sıktığım fincanın kulpu kırılıp avcuma saplandı. Kırılma sesini duymasaydım belki de elime saplanan fincan kulpunu hissetmeyecektim bile. Masalcı hemen kalkıp elimden fincanı aldı. "Ah be yavrum" diyip, içeriye doğru koştu. Küçükken de korkuyla baktığım tentürdiyot ve gazlı bezlerle gelmişti. Sandalyesini hızlı hızlı yanıma çekip hemen gazlı bezi tentürdiyot şişesine tuttu. Yeteri kadar ıslattığına inandığı gazlı bezi elimi silmek için kullandı. Elimdeki kan ve tentürdiyot kokusu biraz başımı döndürmüştü. Masalcıysa hiç görmediğim kadar telaşlıydı. İlk kez onu korkmuş, heyecanlanmış, ya da herhangi bir şeyi tamamen hissederken görüyordum. Ben bunları düşünürken kafasını kaldırıp, aptal kız der gibi gözlerimin içine baktı. Elimi temizlemiş, gazlı bezle avcumu sarmış, kanamayı durdurmuştu. Zaten o kadar büyütülecek bir şey de yoktu. Kupanın sapının genişliği ancak 2 cm olabilirdi. 2cm’lik bir yara insanı ne öldürür ne de sakat bırakırdı. Sanki karşımdaki biraz önce ben hayatımdaki her şeyden vazgeçtim dediğimde sesi çıkmayan adam değildi. Şimdi birden evhamlı anne rolüne bürünmüştü. Hala kızgındım ona. Çocuğunun minicik yarasını ölümcül hale getiren anneler gibi benimle uğraşırken bile kızgındım ona. Sırf bana bugün ne oldu demedi ve ben onunla konuşamadım diye inanılmaz bir sinir vardı içimde. Tabii ki bu sinirle canım yanıyorsa da hissetmiyordum. 

Gazlı bezler açılmasın diye üstlerinden bir kez de bant geçirdi. Her şeyi kıpırdamadan izledikten sonra tamam yok bir şey der gibi elimi çektim. Öne doğru eğik, sinirli bakışlarla, “kızııım” dedi uzatarak. Bu sefer ciddiye almama sırası bendeydi. Kaçırdım gözlerimi. Öyle bakışlarıyla değil, bu sefer sesini duymak istiyordum, aklımda kalıcak cümlelerinin içimdeki boşluğu, pişmanlığı götürmesini istiyordum. Ondan bir şeyin bende kalmasını istiyordum. Onun sözcükleri değerliydi. Önce onlarla içimi dolduracak, sonra yalnız olmadığımı anlatmak istercesine kol kanat gerecekti. Keşke sarılsaydı. Sahi bu adam hiç kimseye sarılmış mıydı acaba?

O bana bakıyor, ben hala gözlerimi aşağıda tutuyordum. Derin nefes aldı. “hayat kızım, bir sefer değil milyonlarca kez yaşanıyor” dedi. Gözlerimi gözleriyle buluşturup, şimdi bana reenkarnasyondan bahsetme be masalcı der gibi çatık kaşlarla baktım. Yanımda kırık duran kupayı aldı ve içeri geçti. Öylece kalakalmıştım. Kendimi ağlamamak, hızlıca dışarı çıkıp saatlerce koşmamak için zor tutuyordum. Takım elbiseli, topuklu ayakkabılı bir kadın. Sağ eli gazlı bezle sarılı. Saatte 10 km hızla koşuyor. Tam da istediğim görüntüydü bu, tam..

Belki dakika bile denmeyecek zamanda bir elinde benim ona aldığım fincan, diğer elinde bir kitapla geldi. Yavaş yavaş önüme geçti, sandalyesini bir önceki gibi piyanonun hemen önüne çekti, oturdu. Kitabı açıp sayfaları karıştırmaya başladı. 

Bir çizim gösterdi önce. 
Bir kuş. 

Arkasına yaslanıp, eski kitabı kucaklayıp anlatmaya başladı. Gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Anlatacaktı ve dinleteceği de kesindi. Benim anlamamı sağlayacaktı.

“Eskiler dünyadaki tüm bilgilerin bir kuşta var olduğuna inanırmış. Bu öyle bir kuşmuş ki, yüzyıllardır yaşıyormış ama kimse onu görmemiş. Varlığına inanılan bu kuşa herkes saygı gösterir, bir şey olursa tüm halkı koruyacağına inanırlarmış. Bir gün insanların tüm yarattıkları ellerinden gitmiş bir anda. Kimsenin daha önceden görmediği bir yokluk gelmiş, çatmış. Her şeyin güzel gittiğine inanan halk, ilk kez bu kuşu bulmak ve onun yardımını almak zorunda olduklarını anlamış. En çok güvendikleri kuşları toplamışlar, hepsi bu özel kuşu bulmak için yola çıkmış” dedi. Kitabın biraz önce açtığı yerini bulup, boynundaki ipe bağlı gözlükleri takıp, okumaya başladı.

Ask Denizinden geçmişler önce…
Ayrılık Vadisinden uçmuşlar…
Hırs Ovasını aşıp..

Kıskançlık Gölüne sapmışlar..
Kuşların kimi Ask Denizine dalmış..

Kimi Ayrılık vadisinde kopmuş sürüden..
Kimi hırslanıp düşmüş ovaya..

Kimi kıskanıp batmış göle..
Önce Bülbül geri dönmüş 
güle olan aşkını hatırlayıp,
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış),
Kartal 
yükseklerdeki krallığını bırakamamış,
Baykuş yıkıntılarını özlemiş,
Balıkçıl kuşu bataklığını,
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.
Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi
Şaşkınlık ve sonuncusu Yedinci Vadi Yok oluşta kuşların çoğu umutlarını yitirmiş..

Yedi katlı vadinin son katında kuşların aradığı kuş yokmuş kızım. Kendilerini kurtaracağına inandıkları kuş, sadece bir inançmış. Kuşlardan 7. Vadiyi gören, kanatlarını kocaman açmış, haykırırcasına bağırmış. Öyle bağırmış ki tüm dünya duymuş çığlığını. Kanatları öyle açılmış ki güneşi kapatmaya yetmiş. Bir an tüm dünya karanlıkta kalmış. Kuş o an anlamış. Yarattıkları, inandıkları kendilerinden başkası değilmiş. Tüm zorluklara rağmen bir kuşa inanıp, 7 vadi geçip hepsinin üstünden gelmişler, hala dimdiklermiş, kanatları güneşi kapatacak kadar, sesleri dünyaya kendilerini duyuracak kadar güçlüymüş. İnandıkları için savaşacak ve kazanacak kadar güçlülermiş, peki neden bunca zaman kendilerine inanmamışlar. Çünkü inanç dokunulabilecek, hissedilebilecek kadar gerçek olduğunda, gerçekliğini yitirirmiş.

Kuşlar istediklerine ulaştıktan sonra güneşe doğru uçmaya karar vermişler. Öyle uzun uçmuşlar, öyle hızlı uçmuşlar ki kanatları alev almaya, acıdan uzaklaşmaya bile başlamışlar. En sonunda içlerindeki alevi keşfedip, güneşin bir parçası olmuşlar. Ne onlardan beklendiği gibi uysal, ne de ağacın en tepesinde zarafetle sessiz kalmışlar. Onlar alevden kanatlarını açıp, istedikleri zaman çığlık atmışlar. Bazılarına yol göstermişler, bazılarına destek olmuşlar. İstemedikleri hiç bir şeyi yapmamışlar, yanlış olan hiç bir şeyi istememişler. Olduğunu sandığımız değil, kendini var eden bu kuşlara, bazıları Anka kuşu bazıları Phoenix demiş. Bu kuşların hepsi küllerinden doğmuşlar, daha önceden inandıklarından vazgeçip, güçlerini bulup, özgür olmuşlar. Kızım... Bugün sen küllerinden doğmuş da olabilirsin. Doğman için zaman da olabilir. Sen bugün üstündeki yükün büyük bir bölümünü kenara attın. Alevden kanatlarını açman için geçmen gereken bir vadiden geçtin. Daha önünde uzun bir yol var. Sence yüklerini bir kenara atmana üzülmeli miyiz yoksa sevinmeli mi?




Nefes alıyor muydum hatırlamıyorum. Yine masallardan kapısını açmıştı bana. Beni bir kuşa çevirmiş uçmam için yüklerimden kurtulduğumu söylemişti. Ben bitti dediğim anda, o bana daha yeni başlıyoruz demişti. 
O an fark ettim. 
Ellimdeki bandajın altındaki yarayı hissetmiyordum. 

9 Temmuz 2013 Salı

Sadece “benim”.

Hayat...

Hiç düşünmeden atladığında #macera
Gözlerin kendiliğinden kapanıyorken #yorgunluk
Güvenir, yüksek sesle güler ve bol bol umut ederken #dostluk
İçine göz atıp boşlukla karşılaştığında #tükenmişlik 
Atan damarınla, “yetti be” dediğinde #bıkkınlık

Yok artık, deyip söyleyecek laf bulamadığında #akıltutulması
Ne olursa olsun yanımdalar dediğinde #sevgi
“Sonra” dediğinde #miskinlik,
Hiç ummadığın anda gülümsetildiğinde #surpriz,
İlk kez görmene rağmen huzur bulduğunda #ask
Sonunda her şeyin istediğin, hak ettiğin gibi olacağını bildiğinde, kendine ve yaşadıklarına güvendiğinde #inanc
demekmiş.. 

Hayat, hayatım.. En güzel yanı da.. Her anıyla..
Sadece “benim”.

28 Haziran 2013 Cuma

Çünkü her dilek bir kalp atışıdır..

Çok uzun zaman olmuştu dertleşmeyeli.. Sadece benim anlayacağım dilde kendi kendime yazmayalı.. Dün bir yerde bişi okudum. Sanki son aylarda yaşanan her şeyi o cümle özetledi.

İpin olmadığını düşündün mü hiç? Seni bağlayan hiçbir şey yok. İstediğini yapabilir, söyleyebilir, yaşayabilirsin. Hayal kurabilirsin, istediğin yerde olabilirsin. Ama her şey kadar, ipsiz uçuyor olmak da riskli. Şanslıysan olman gereken yere doğru uçabilirsin, şanssızsan olman gereken yerden uzaklaşabilir ve kaybolabilirsin..

O yollarda karşına çıkanlar.. Hiç büyümemiş, çok güzel gülen bir çocuk, demir gibi durup sevgiyle bakan bir adam, kocaman ayaklı çok güzel gözlü bir rüya.. Hepsinde bir şey bulup, belki hepsine kalbinin bir parçasını bırakırsın ama hiç birine ipini emanet edemezsin. Birinde seni koruyacak gücü bulamazsın, biri gücüyle nefes aldırmaz sana.. Biri.. O güzel rüya.. Zaten hiç ait olmamıştır sana. Yaşandıktan sonra sadece kanatlarını açıp, güzel anılarına bakar, hiç pişman olmadan gülümseyerek uzaklaşırsın onlardan..

Geç de olsa öğrendim “bazen olmadığını”. “Olmuyor” diyen taraf olunca bunu kabul etmek daha kolay.. Ama gidişlerin bir nedeni var. Onlar da benim kadar bilmiyorlar ki nereye ait olduklarını. Nasıl bilelim oraya varmadan?

Ben sadece bir şeyden eminim, o da her karşılaşmada bir şeyler alıyoruz, öğreniyoruz, bazen kaybediyoruz da, ama en önemlisi önce dilek tutuyoruz. Her seferinde "o" olması için dilek tutuyoruz ve eğer “olmuyorsa”, istediğimiz kadar uğraşalım, elinde sonunda oradan uzaklaşıyoruz..

Artık üzülmüyorum. Sadece okuduğum o  yazıdaki gibi açıklıyorum. Bunlar oluyor çünkü "aslında her dilek bir kalp atışı ve biz sadece onlar sayesinde yaşıyoruz” diyorum.

Şimdi kapıyorum gözlerimi yine..

Rüyayı hatırlayarak gülümsüyorum, dinliyorum..




21 Haziran 2013 Cuma

İçime sinmez hakkını vermeden yaşamak..



Zordur yaşamak,
Doya doya, hissederek,
Ama öyle de güzeldir ki..

Kimisi  bilmez değerini, kıymetini,
Nasıl bilsin?

Elini açıp yardım etmediyse bir daha görmeyeceği birine,
Hiçbir beklentisi olmadan gülümsemediyse sadece gözleriyle,
İçindeki müziği, sokaklara dökmediyse,
Adımlarına biraz olsun ritim katamadıysa,
Daha kötüsü içindeki müziğin çalmasına hiç izin vermediyse..

Hissetmediyse yağmuru ve güneşle hiç sohbet etmediyse,  
Bulutlarda yazılı hikayeleri okumadıysa,
Açıp kollarını, "özgürüm ben" diyemediyse,
Hür iradesiyle hata yapmadıysa ya da her hatasından bir şey öğrenmediyse,
Ama en önemlisi ister milyonların içinde, ister tek başına,
Kendisine yapılmayan bir yanlışa dur demediyse,
Susturup vicdanını, sessiz kaldıysa..

Bilememiştir hakkını vererek yaşamak nedir,

Nefes almıştır, yaşlanmıştır da,

Yaşayamamıştır hakkını vererek..



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...