21 Haziran 2019 Cuma

Lale.

Üniversitenin son yılındaydım. Dört yıldır okuduğum kitapların haddi hesabı yoktu. Shakespeare, Dante, Worstworth, Edgar Allen Poe.. Kimilerinde paranoyaklaşıp hikayenin içindeki hikayeleri çözmeye çalışıyorduk, kimilerindeyse sadece kendimizi kelimelerin büyüsüne kaptırıyorduk. Altmış kişilik sınıfta sadece bir elin parmağı kadar kişi bundan zevk alıyordu. Zaten aramızdan bazıları öğretmenliğin puanlarının yüksek olması nedeniyle edebiyatı seçmişti. Bense edebiyatı yaşamak istemiştim.. O bir kaç kişiden biriydim. 

Her üniversite son sınıf öğrencisi gibi diploma denen kağıt parçasını alabilmek için tez yazmamız gerektiğini biliyordum. Bilmediğim tek şey tezimin hayatımı tamamen etkileyeceğiydi. Profesörümüz tez hakkında bilgi vermek için sınıfa girdiğinde elinde ne bir kağıt ne bir not vardı. Her zamanki gibi doğal güzelliğiyle gülümseyerek içeriye girdi ve bize dönüp masaya yaslandı..

“Merhaba arkadaşlar. 4 yıldır birlikteyiz. Sizinle bir çok şey yaşadık. Hem de hepsini sayfalar aracılığıyla yaptık. Dünyanın çok uzak köşelerinde insanlarla tanıştık. Savaş gördük. Ölümü tattık. Ahiretin alemlerini gezindik. Bu yolculukta bizimle olduğunuz için ne kadar teşekkür etsem az... Biliyorum çoğu zaman 300 sayfalık kitapların özetleriyle karşımıza geçtiniz. Üniversite hayatı tamamen kitapların arasında geçirilmeyecek kadar değerli. Bu yüzden sizin üniversitedeki son aylarınızı kitapların arasında geçirmenizi istemiyorum. Dört yıldır, hatta daha önceden okuduğunuz kitapların, olayların, insanların ışığında, hayatı yaşamanızı ve bunu teziniz yapmanızı istiyorum. Unutmayın, her kitap size bir hayat sundu. Hayali ya da gerçek.. Belki ikisinin de arasında hayallerle süslenmiş bir gerçek. Şimdi 4 yıllık eğitim hayatınızın bir kitap hakkında olması sizin kendinize yaptığınız bir haksızlık olur. Çıkın dışarıya ve hayatınızın en önemli anılarını yazın. Ya da yazabilmek için yeni anılar edinebileceğiniz maceralara atın kendinizi. 

Tez kurallarını biliyorsunuz. Özgün olmalısınız. Ve siz öylesiniz.. Sizi diğerlerinden ayıran binlerce şey var. Tek yapmanız gereken yaşarken bunu keşfetmek. Size can-ı gönülden güveniyorum ve heyecanla yazılarınızı bekliyorum.”

Sınıfta ses çıkmıyordu. Yavaşça masadan kalkıp, yaşattığı şaşkınlığın zaferiyle sınıftan çıkmıştı sayın profumuz. Bizse ne yapacağımızı bilmiyorduk. “Hacı ben günlük yazmam”, “olum yazma zaten o kızı kestim yüz vermedi bu kızı kestim çığlık atarak kaçtı mı dicen" deyip gülüşenler vardı ve bunlar benim en yakın arkadaşlarımdı.Gayet kalabalık bir grup olarak sınıftan çıkıp otobüs durağına doğru yürümeye başladık. Yumurta dayanana kadar Tez konusu çoğu arkadaşım için kapanmıştı. Ben de onların geyiklerinde kaybolmuşken gözüme durağa asılmış bir afiş ilişti. Karşımdaki insanın gözleri yorgundu. Ağzında gülümsemesini hapsetmiş bir maske, cinsiyetini gizleyen, saçsız pürüzsüz bir kafası vardı. Afişin üstünde “Bugün birine umut olmayı istemez misiniz?” yazıyordu. Birine umut olmak.. Alttaki adres otobüsle sadece yarım saat uzaktaydı. Kafamı çevirdiğimde o otobüs geliyordu. Tam bir arkadaşım “aloohaa” diye kolumu dürttüğünde “benim işim çıktı gençleeer” diye otobüse koşmaya başlamıştım bile. El sallayıp gelen otobüse atladım.

Lösev derneğine gittiğimde insanlar giriş holünde toplanmıştı ve bir kişi konuşma yapıyordu. “Hastaneye gittiğimizde lütfen gençleri çok yormayın. Hallerine üzülmeyin.. Unutmayın oraya umut olmaya gidiyoruz. Ve geldiğiniz için teşekkürler” deyip bizi otobüslere doğru yönlendirdi. Kadının yanına yanaşıp  ben üye değilim, ama olmayı çok isterim” dediğimde gülüp o zaman bu senin için güzel bir deneyim olacaktır dedi ve beni otobüse yönlendirdi. Sanırım amacı bana o deneyimi yaşatmaktan çok hastaneye daha fazla insan götürmekti. Bence iki neden de yeteri kadar iyiydi.

Otobüsteki onca insan inip hastaneye ilerlediğinde buz gibi gözüken duvarların ardında rengarenk afişler, panolar olduğunu fark ettim. Herkes güler yüzlüydü. Yüzlerindeki maskeden gözükmese de gülümsediklerini, sizi gördüklerine mutlu olduklarını gözlerindeki parıltıdan anlıyordunuz.

Ne yapmam gerektiğini tam bilmediğimden odaları, etrafı dolaşmaya başladım. Arada çocuklara göz kırpıyor, dil çıkarıyor, gıdıklıyordum. Ben etrafa bakınırken bir hemşirenin odadan yüzü asık çıktığını gördüm. Bize doğru gelirken zoraki gülümsemeye başladı. Beni fark etmeden yanımdan geçtiğinde ardında bıraktığını görmek için hızlı adımlarla ilerlemeye başlamıştım bile. Kapıya ulaştığımda hiç düşünmeden içeri süzüldüm ve bir an benim boylarımda, pürüzsüz cildinin güneş ile parladığı bir genç kızın karşımda yattığı yataktan bana bakmak için kafasını çevirdiğini gördüm. Yanında kimse yoktu. Belki de dinlenmesi için onu yalnız bırakmışlardı. Belki benim de yapmam gereken buydu. Yalnızlığına o kadar içim acıdı ki, kekeleyerek “merhaba” dedim. Kafasını çevirip beni duymamış gibi davrandı. Bense tüm kekeç tavrımla gönüllülerden biri olduğumu söyledim. Onun için yapabileceğim bir şey olup olmadığını sordum. Perdeleri açtım, havadan bahsettim. Yanındaki tepsideki pudingin kokusunun harika olduğunu eğer isterse ona yemesinde yardımcı olabileceğimi söyledim. Neredeyse yarım saattir oradaydım ve söylediğim hiç bir şeye cevap vermemişti. Neredeyse dışarı çıkıyordum ki “bana müzik çalar mısın” dedi. Kapıyı açtığımda dışarıdan gelen kahkahaları duymaması için kapıyı hızlıca kapayıp odayı yeniden sessizliğe gömdüm. "Ne dinlemek istersin" diye korkarak yanına yaklaştım. İlk kez gözlerine baktığımı fark ettim ve durgun bir deniz gibi açık yeşil olan gözlerinin ne kadar güzel olduğunu düşünmeden edemedim. Kocaman bir eksik vardı gözlerinde. Hayat yoktu sanki..

“Piyano” dedi. Youtube’dan cover parçaların piyano versiyonlarını açtım. Sessizce yanındaki sandalyeye oturdum. Gözlerini kapadı, gülümseyerek müziğe teslim oldu sanki. Belki yaptığım ayıptı, yanlıştı.. Ama elimde değildi. Gözlerimi ondan alamıyordum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Artık nefes alışı yavaşlamıştı. Belli ki uykuya dalmıştı. Oturduğum yerden yavaşça kalkıp telefonun sesini kıstım. Yeniden sessizliğe gömülen odada akşam güneşi onun gülümseyen yüzüne vuruyordu. Alnına yavaşça dokunup, gözlerinin ardında neler olduğunu merak ederek biraz daha baktım ona. Sonra çıktım dışarıya.

Kalabalık dağılmış bizi bırakan otobüsler gitmişti bile. Listelerinde olmadığımı düşünürsek bu pek de garipsenemezdi. Rüzgar esmeye başlamıştı. Son baharın en güzel anlarıydı. Yazın sizi kavuran sıcağı artık esintilere bırakmıştı yerini. Ceketime sarılıp yürürken onun gibi gözlerimi kapatıp gülümsemeye başladım. 

Ne bir üyeliğim, ne bir tanıdığım vardı hastanede. Ama elimde değildi, ertesi gün yine ordaydım. Bu sefer elimde bilgisayarımla gelmiştim. Sesi telefonumdan çok daha iyi çıkıyordu. Hastanede odasına girmeme önce sorun çıkarsalar da yalvarmalarıma çok dayanamadılar. Hem o odaya çok fazla girmek isteyen de yoktu. Kimse belli etmese de çok yakında ölüm girecekti o odaya. Ondan önce kimin girdiğinin pek anlamı kalmamıştı artık.

Bu sefer kendime güvenerek girdim. “Selam” dedim karşımdaki deniz gözlü kıza. Dünkü yerime kurulup hemen bilgisayarımdan cover piyano şarkılarını açtım. Beni gördüğünde önce kaşları yukarı kalktı sonra da dudaklarının kenarları. Kafasını yatırıp gülümseyerek müziği dinlemeye başladı. Dışarı bakıyordu. Penceresinden yaprakları turunculaşmış ağaçlar gözüküyordu. 

Birlikte sessiz sessiz kaç şarkı dinledik hatırlamıyorum.  Çok derinlerden bir ses geldi. Kafasını hiç çevirmeden “rüyalarımda her şey çok farklı” demişti. “Ben... Burada değilim. Böyle değilim. Şarkılar çalmaya başlayınca biz dans ediyoruz. Benim üzerimde..” dedi ve derin bir nefes aldı. Yanına gidip bardağındaki sudan bir yudum alması için kafasını tuttum. Yudumunu alıp ilk kez gözlerimin içine baktı. “üzerimde kırmızı bir elbise var” dedi. “Ne zaman derin uykuya yatsam onunla birlikte yürüyorum, rüzgar saçlarımı dağıtıyor, güneşten kaçmak için ağaçların altına sığınıyoruz. Ben kafamı onun göğüsüne koyup kalp atışlarını dinliyorum. Öyle gerçek hissettiriyor ki..” dedi gözleri dolu dolu..

Hemen sandalyeyi yanına çekip ellerinden tuttum. “Dante bir gün bir ağacın altında uykuya dalmış. Uykusunda ahiretin tüm alemlerini gezmiş. Onu cennette hiç tanımadığı ama hep sevdiği kadın karşılamış. Adı Beatrice'miş. Sevgilisi onu ilahi ışığa götürmüş. Bence sen de Dante kadar şanslısın. Rüyanda onunlasın ve her ne kadar bunları yaşamadığını düşünsen de yaşıyorsun. Onu görüyorsun, onunla dans ediyorsun..” dediğimde dolu dolu gözleri titremeye başlamıştı. Nerden geldiğini bilmediğim bir özgüvenle daha da yaklaşıp, fısılfayan bir sesle, "hatta bana o ağacın altında onu öptün gibi bile geliyor" dedim ve gülmeye başladım. Aynı anda gözlerinin kısılıp kıkırdadığını duymak içimi rahatlatmıştı. Evet kesinlikle öpmüştü. İyi ki de rüyalarındaki adamı rüyasında öpmüştü..

Elini daha da sıkı tutarak, “sana kırmızı elbise çok yakışır” dedim. Gülümseyerek, elimi son gücüyle sıkarak hiç bir ses çıkarmadan teşekkür etti. İlahi Komedya’nın böyle bir yerde, bu durumda bir kızın gülümsemesine neden olduğuna hala inanamıyordum ve içten içe mutluluk çığlıkları atıyordum. 
Saat geç olmuştu. Yüzü geldiğimden daha da yorgun gözüküyordu. Üzerini iyice örtüp alınında elimi gezdirdim. Öyle pürüssüz, öyle güzeldi ki.. Gözleri kapanmış nefes alışı yavaşlamıştı. Fısıldarcasına  “iyi uykular” diyerek çıktım odasından.

10 gün kadar uğradım yanına. Tek yaptığımız birlikte müzik dinlemekti. Yavaşça gözleri kapanmaya başladığında üstünü örttükten sonra yanından ayrılırken "selam söyle" deyip göz kırpmayı adet edinmiştim. O da kızar gibi yapıp gülümsemeyi..

Hayatın öğrettiği kadar ölüm de bir çok şey öğretmişti bana. Bir gün onu görmeye gittiğimde yatağını boş bulmuştum. Hemşireler sonunda acılarının sonuna geldiğini söylüyorlardı ama ben aslında onun sevdiği adama kavuştuğunu artık asla uyanmayacağı bir rüya da olduğunu biliyordum. 

Dante’nin sevgilisi onun cennetteki rehberiydi. Sanırım şu an Lale’nin rehberi de sevdiği erkekti.. Size ismini hiç söylemedim değil mi. O kızın adı Lale’ydi..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...