30 Aralık 2012 Pazar

Dilekler hazırlansın, yeni yıl geliyor!


İstediğiniz şeylerin resimlerini gözünüzün önünde tuttuğunuzda bir süre sonra siz farkında bile olmadan dileklerinizin gerçek olduğunu biliyor muydunuz? Secret öyle dio işte… Tüm yıl secret ettik, yılı da böyle bitirelim dedim ordan buradan dileklerimi buldum, kestim biçtim, yapıştırdım ağacıma (karton ağaç tabii ki :))



2013’de tam 27 yaşında olacağım! Tam 27!! Eskiden 25 yaşına geldiğimde tüm hayatımın düzene girmiş, nerede yaşamak, ne yapmak, kiminle olmak istediğimi çözmüş olacağımdan o kadar emindim ki.. 25 yaşını bitirdiğimde (malum bitirilen yaş söylenir;)), hiiiçç de öyle olmadığını öğrendim. Kalmış 3 aycık, 27 yaşındayım diyelim.. Hala ne istediğimi bilmiyorum, bir gün Ankara’ya dönmek, bir gün İzmir’de emekli olmak, bir gün İstanbul’da kaybolmak istiyorum. Bir gün sevdiğimi ertesi gün istemiyorum, bir gün iş kadını olmak, bir gün atölyemde kesmek, biçmek, ellerimle bir şeyler yapmak istiyorum.. 25’i geçeli 2 yıl oldu ve bu 2 yıl bana hayatımın hep böyle geçebileceğini öğretti. İşin garip yanı, sanki böyle olmasını seviyorum da.. Sanki elimde hep bir koz varmış gibi.. Bak giderim diyebiliyorum bir sorun çıktığında, ya da kırıldığımda aslında onu sevmemiştim diyebiliyorum. Sonuç olarak bu belirsizliğe bile alıştım, hatta bu belirsizlik bana hayatın ulaşılması gereken bir nokta değil de tadına varılması gereken bir yolculuk olduğunu öğretti. Hiç pişman olmadan, her şey iyi ki olmuş diyerek, ama her şeyden ders alarak devam edilmesi gereken bir yolmuş hayat meğerse… Tutkularımızın, amaçlarımızın olması bu yolun en keyifli yanı. Onlar olmadan ne yol, ne hayat anlamlı olurdu. 

Neyse, felsefeyi bırakalım, 2013’e bakalım.. Bu yıldan garip bir şekilde umutluyum (geçen yıldan hiç değildim ya:)).  Sanki tüm dileklerim gerçek olucak.. Bu hissin gerçek olduğunu size kanıtlamak için, dileklerimi bloğa koyuyorum. Bakalım bir yıl sonra bu dileklerin kaçı olmuş olacak.. İnşallah hepsi olur.. Tabii sizinkiler de ;) 



Ailem.. En büyük desteklerim.. Tanıdığım en komik insanlar.. Huzurları, sağlıkları, neşeleri bozulmasın.. Onlarla olmak, bana oldukları kadar onlara destek olmak istiyorum.. 


Aşk’ı dilemeyen bir kişi bile var mı? Ben de diliyorum tabii.. Öyle her gün bana gül alan, ismimle kafiyeli şiirler yazan, aman aman sürekli beni öven değil. Gerçek bir aşk, hayat arkadaşı.. Kavga da edebileceğim, gülebileceğim, hayallerimi paylaşabileceğim.. Bonnie and Clyde gibi.. Dünya’ya karşı biz.. Sonu kötü bitse de yaşadım diyebilmek istiyorum.. :) 



Dostlarımla olmak istiyorum.. Upuzun sofralarda Abimle, Müzümle, Öznurumla, Busemle, Pelikuşla, Cemoyla, Pınarlarımla, Edoşumla, Feyle, Yağmurla, Kralla, Kıvoşla, İncimle, Cengizle, Emremle, Züllüyle hem yemek yemek, hem de bol bol kahkaha atmak istiyorum.. Uzaklarda yaşıyor olsak da, onlarla olmak istiyorum bir ömür boyu..



Başarılı olmak istiyorum.. Elime geçen şansları kullanmak, dünyayı gezmek, gördüğüm her ülkede anılar toplamak istiyorum.. Büyümek istiyorum dünyamda..


Korkularım yok mu? Hem de nasıl var… Hepsine ıh beni alt edersiniz demek istiyorum! 


Bir gün kendi yerim olsun istiyorum.. Bana ait.. Benim yaptığım.. 


Öyle bir yolculuğa çıkmak istiyorum ki.. Tasasız.. Dertsiz.. Bol hayalli.. Karavanımla yolculuk yapmak, saçma sapan kumaşlarımla çadırımı kurmak, gökyüzüne daha yakın olmak için balonuma binmek istiyorum... Dinleyenler yok artık demesinler istiyorum :) 


Yaratmak istiyorum.. Dikmek, biçmek, örmek.. Ellerimle yapmak istiyorum her şeyi..


Bir köşem olsun.. Kimsenin bana dokunamadığı, ara sıra kaçıp nefes alabildiğim bana özel bir yer.. Bir ev, belki de bir koltuk istiyorum..


Veee son olaraaaaakk…. Yıllardır itinayla oynadığım ama sürekli avcumu yaladığım şans oyunlarından, süper olur, sayısal olur, at yarışı olur (attığımızdan oda bir şans oyunu sayılır), hatta bu seneki milli piyango olur.. Yahu biri artık çıksın istiyorum. Yılların emeği var sonuçta J

İstiyorum bazı şeyleri ama en çok şükrediyorum hayatım için. Her şey öyle güzel ki..

Size de bol eğlenceli, kahkahalı, sağlıklı, huzurlu yıllar diliyorum.. Nice senelere, hep birlikte olmayı diliyorum! 

İyi ki varsınız!

Buket


28 Aralık 2012 Cuma

Kendi kitabını kendin yap, el yapımı Küçük Prens

Merhabalar sevgili okurlar, (her DIY projesine spiker gibi başlamadan edemiyorum, Derya Baykal'a rakip olıcıımm, söyleyin korksun benden;))

Evet bu sefer de birlikte kitap yapıcaz. Farkındaysanız her postta bir meslek dener oldum. Hala arayışta olduğuma göre yakında doktorluğa soyunmuş, ya da tamirci olmuş televizyonu açmış fln görebilirsiniz. Bazılarına bir meslek yetmez diyor ve hemen başlıyoruz ilk korsan baskımıza :) 

Uzuuun zamandır küçük prensi almak istiyordum. Bir türlü istediğim şekilde bulamadım. Sahaflarda yoktu, kitapçıların hepsinde de yepyeni kapları, içlerindeki bembeyaz sayfalar zerre ilgimi çekmedi. Geçenlerde bunları düşünürken çok parası olan şirketlerden (pis kapitalistler!;)) allı güllü yeni yıl hediyelerimiz geldi.  Bu hediyelerden birinin poşedi çok hoşuma gitti. kraft kağıt üstüne yağlı boya ile yapılmış, rengarenk bir ağaç. Poşedi görür görmez işte bu dedim, kitabımı kendim yapacağım ve kapağı da bu görsel olacak! Siz de hazırsanız ilk Korsan kitap operasyonumuza başlayabiliriz! (Şiiiişşştt aramızda ama ;))

Küçük prensin bölümleri ve yazarın çizimleri nette bir çok sitede var. Ben çevirisini en çok beğendiğim siteden aldım metni. Word dosyasında sayfayı yatay yapıp, iki sütuna böldüm. Neyse siz uğraşmayın diye ayrıca pdf yapıp çıktı alabileceğiniz halini hazırladım. Kucuk Prens  linkinden alabilirsiniz. Teşekküre gerek yok, her şey canım Türkiye'min okuma alışkanlığı kazanması için ;)) 

Malzemelerimiz: o çok beğendiğimiz poşet, çıktı aldığımız sayfalar, kullanılmayan bir defterin teli, düz renkli bir karton, ayraç olarak kullanabileceğiniz bir kurdele..

Çıktı aldığımız sayfaları tam ortalarından, yazılar dışarda kalıcak şekilde katlıyoruz.
Arka ve ön kapakları katladığımız sayfaları kullanarak hazırlıyoruz. Kartonlar sayfalardan yarım santim daha büyük olmalı ki içindeki kağıtlar bozulmadan kalabilsinler.


Teli aldığımız defterin bir sayfasından kağıtların deliklerinin yerlerini işaretliyoruz (ilk kez kalem tutuyor gibi çıkmışım, parmaklarımın kusuruna bakmayın :)). Delgeçin alt kapağını açıyoruz, işaretlediğimiz yerlerden delmeye başlıyoruz. Aynı şeyi ön ve arka kapaklara da yapıyoruz.

Önce arka kapak için hazırladığımız karton kapak, sonra ön kapak sonra sayfalar olarak tele dizmeye başlıyoruz.  Teli sıkıştırıyoruz.


Kitabımızın sayfalarını kıvırmadan nerde olduğumuzu işaretlemek için telin dışına benzer renkte kurdele takıyoruz.

Veeeeeeee... Kitabımııızzz hazırrrr!!


Kabını farklı yaptığımız ve geniş tel kullandığımız için bunu derleme bir kitap olarak da kullanabilirsiniz. İlk hikayeniz Küçük Prens olur, daha sonra sevdiğiniz kısa hikayeleri kitaba aynı yöntemle ekleyebilirsiniz.  


Bu yöntemle kendinize ait derleme şiir kitabınız da olabilir, fotoğraf albümünüzde, günlüğünüzde...

Son olarak, Küçük Prens'ten en sevdiğim söz..


İyi okumalar, kitap basmalar ya da derleme yapmalar korsan kardeşler.. :)

Buket

23 Aralık 2012 Pazar

Sorunlu Kadınlar Kulübü (Fight Club for Ladies ;))

21 Aralık da geçtiğine ve hala buralarda olduğumuza göre silkelenme zamanıdır sayın okurlar! Ben diyorum ki şöyle boool sosyal mesaj yüklü bir yazı yazıyım, atıp tutuyım, siz de bana yardımcı olun? 

Hala “x” tuşuna basmadığınıza göre, konu ilginizi çekti. Hadi başlayalım o zaman ;)




Bir kadın, kız, bayan, dişi olarak şunu söyleyebilirim ki bazen hem cinsimle muhatap olacağıma erkeklerle futbol muhabbeti yapar (ki bu konuda bence gayet başarılıyım:)), iddia için tüyo toplarım daha iyidir diyorum. Objektif olarak baktığınızda %80’imiz çekilecek gibi değiliz. Neden mi?

Şimdi sizinle anlaşalım, ben aklıma gelenlerden bahsedeyim, siz de tamamlayın. Sorunlarımızı bilelim, üstlerine gidelim ve sorunlarımızdan kurtulalım değil mi? ;) Haydin başlayalım.. 

1. Bu aralar çok yağmur yağdığından fark ettim. Saçı ıslandığında çığlık atanlar var aramızda. Pek tatlı pek sevimli gözüken hanım efendilerimiz yağmura maruz kalınca bir anda canavarlaşıyorlar sanki. Saçları ıslandı diye bir asabileşiyorlar, yüzlerindeki makyaj da akıyorsa tamam zaten. Siren çalmasına gerek yok! Kaçın ordan, kaçın! Gremlins'i yazan adam bu kadınlardan esinlenmediyse ben daha bişi demiyorum. Tarih daha yağmurun erittiği insanı yazmadı. Bir iki damlanın sizi çirkinleştirdiğine inanıyorsanız, vay halinize.. 



2. Her şeyi anlatan, hem de abarta abarta anlatanlar var aramızda. Zannedersiniz ki padişah kızı, sevgilisi de prens charlesın kayıp kardeşi. Hele bir sevgilileri olduuuuu muuu.. Hergün dinlersiniz, yok nereye gittiler, yok gözünün içine baka baka neler dedi, neler yaptı, ay düğünleri şöyle olucak, çeyizi böyle.. İşin komik yanı bu kızlar anlatmaya o kadar meraklı oluyor ki, sizin yanınızdayken olanları bile sanki siz orda değilmişsiniz gibi anlatıyorlar tekrar size. Ki inanın en eğlenceli masallar o zaman başlıyor! Adam naber dese, kızın duyduğu ve anlattığı "eeyy hayatımın anlamı.." diye serenad niteliğinde olabiliyor. Kadın dediğin hayal kurar da hayalde de yaşayınca pek komik oluyo ne yalan söyliyim :) 



3. Evlenme derdimiz olduğunu düşünenler olabilir. Evet bazı kızlarımız evlenmeyi askerlik gibi bir görev görüyorlar. Sevdiği adamla hayatı birleştirmek yerine, sadece kendisinin duyduğu alarm sesiyle "aayyy yaşım geldii!!!!" çığlıkları atıp ilk göz göze geldiği adamı nikah dairesine itmeye başlıo. Bu sıralar sorun yok ama sonradan, evlilik hevesi de geçince tüm hızıyla geri dönüyo sahalara. Evlenmiş barklanmış hala eskiler hakkında itici itici facebook iletileri, twitter msjları, nereye gitse ay biz ne kadar mutlu insanlarız yahu dercesine kocasının olmadığı pozlar (ee adam resmi çekio), günde elli kez değişen facebook profil fotoğrafı, alakasız saatlerde ya kendini bol bol öven  (ki bunu yapanlar yüzlerindeki makyajla oturma odasını boyayabileceğiniz kadınlar oluyordur genelde) ya da geçmişe laf atan iletiler.. Evli barklı kadına hiç yakışıyor mu dicek halim yok. Tek diyeceğim bir insanı tutmak için yüzük işe yarasaydı ohooo… Aslında resim paylaşımının zararlı herhangi bir yanını görmüyorum. Kocasıyla çok mutludur ve bunu göğsünü gere gere paylaşıyordur. Ne mutlu. Ama diğerleri? Hayır eski sevgililerinin hepsi sende ekli diye ne diye hala adamların üstüne üstüne gidiyorsun? Korkun bu kadınlardan, korkuun.. :)

(Bu maddeye görsel eklemedim ama anlatışımdan yeteri kadar gözünüzde canlanmıştır diye tahmin ediyorum :)) 


4. Ay kadar uydusu her halükarda açık olanlar. Sevgilisi olsun olmasın, karşı cinsin eli yüzü düzgünse tanıştığı insanları iki şekilde, kırmızı (anca kanki olur), yeşil (ne olur ne olmaz) olarak arşivleyen kadınlar var! Sevgiliyle durumlar iyi ama canlar sıkkın kırmızı katagorilerle buluşulur, takılınır. Bunlar zaten zamanında sevgiliyle tanıştırılmış, "yaa o benim çoh yakın arkadaşım" olarak açıklanmıştır. Baktı sevgiliyle durumlar fena, yeşil kategori yoklanır, açık pozisyonlar değerlendirilir. Şimdi aklıma geldi, eskiden tanıdığım kızlardan birinin etrafındaki erkeklerden oluşan bir top 10'u vardı :)  Bir nevi işler güçler Vedat vakası :) 




5. Bayan diyince "ay yalnız bayan hiç olmuo, yani kadın ya da kız desek" diyenlerimiz var ki onların IQ'larını sorgulamamak elde değil. Yani bir erkek "Bay" lafına takılmıyor da kadın neden takılıyor biri bana anlatsın? Hayır sonra da bu insanlar bana eşitlikten bahsetmezler mi? Olum bay = erkek,  Bayan = kadın. Bayan’dan insanın içinı sıkan “bayan” sıfatını çıkarmak ne yani? Hasta mısınız? Amma baydın kadın denmiyor mu? Buradaki bay ne? Erkekler niye "bay" denildiğinde "yalnız arkadaşım şimdi bay olmuyor. Bay-mak olduğunda fiil oluyor. Ben insan bay-mam" diyen erkek gördünüz mü? Ben görmedim. Neden? Çünkü biz kadınlar genelde çok düşünür ve ve genelde saçma sapan şeyleri dert ediniriz.  




6. Dert ediniriz demişken.. 21 Aralık için korkmuş olanlara şöyle söyleyeyim, kadınların dünyasında belki de her gün kıyamet kopar, felaketler yaşanır, hatta ölünür bitilir. Bizdeki üstün düşünme kapasitesi nedeniyle itinayla hayatın en dandirik sorunları, kocamaann dev sorunlara çevrilir. 

Örnek: Sevdiceğiniz siz dışardayken eve gelmiş, üstünü değiştirmiş, spora gitmiştir. size de not bırakmıştır. Kadının aklında hemen soru işaretleri canlanır! Gerçekten spora mı gitti? Bu teknolojide not neden? Neden aramadı? Boyu posu devrilesiceee! Ne düşünüyorsunuuz! Aldatıryordur o aldatıyorduur! Sakin olun.. Öyle bir şey olmuyordur.. Ama bi durun, belki de oluyordur! ;) 


7. Kolay teslim oluyor ya da anca savaşıyoruz. Ortası yok. Bazılarımız hemencik teslim olup, erkeğim ne diosa doğrudur diyor ve en gereksiz erkeğe deli gibi önem veriyor. Kahvaltıda sucuk isterim diyip ilkokuldaki gibi papatya olan ve kahvaltıya başlamayan sevgilisine koşa koşa 100% dana sucuk alan kadınlar tanıdım. Hoş onlar emellerine böyle ulaşıyorlar. Ayı - Köprü - Dayı - Nikah olayı. İşte şimdi burda adama mı üzülmeli kadına mı bilinmiyor tabii ki..
Teslim olanlar kadar, tiz sesiyle efendii efennndiii diye insanların burnundan getiren kadınlar da biliyorum. İnat kadınlar. İlla dedikleri olacak! Despot olmaya ne gerek var oysa, biraz bırak kendini, bir nefes al, sorumluluklarını, yüklerini at üstünden dimi?




Hıı bu arada anca atmış tutmuş diyebilirsiniz, ama ben bu 7 örneği nereden buldum sorun bakalım bir? Birazcık kendimden, birazcık sevdiğim kadınlardan, birazcık da sürekli önümüzde olanlardan tabii ki.. Bizden bahsediyoruz kadınlar. Açık olalım, en sevdiğimiz aktivite olan erkekleri yerden yere vurmaya biraz ara verip, kendimize bakalım. Hatta daha iyisi, iki taraf (erkekler size diyorum) oturalım masaya, konuşalım şu sorunlarımızı bir bir.. Bakarsınız yüzyıllardır süregelen bu Lüzumsuz Savaş'ı el sıkışarak, medenice sonlandırırız :)

(Soğuğun etkisiyle büründüğüm barış elçiliğinin başıma açacağı sorunları sezmiyorum değil. Yine de yayınlayacağım.. Veee yayınladım ;)) )   

Hadi alınsın gardlar ;) 

20 Aralık 2012 Perşembe

Let's Do it ;)

Bu şarkı tüm gün dilimdeydi, size de bulaştırmaya karar verdim.

Şarkının sözlerini akılda tutmak, aşkı bulmak kadar zor. Ben ezberlemeyi kafaya koydum, aşkı bulmaya inat ettiğim gibi ;)

Veee hep berabeeerrr..

Leeetttsss faalll inn loveee ;))

İyi dinlemeler ;)
Buket

19 Aralık 2012 Çarşamba

İlk Hediyemiz, 51. Okura Kurabiye sepeti ;)



Hatırlarsanız yazın ortasında kek tarifi verip 50. okura o keki gönderme sözü vermiştim (bknz Nesquick'li Kek Tarifi). Teee o zamandan bu zamana 50. okuru dört gözle beklerken 50. okurumuz Bloglar Mahallesi  oldu! Blog yazarlarına her konuda yardımcı olan site çalışanlarına mail attım hemen. Aslında çok güzel bir fırsattı. Bu güne kadar sürekli bilinmeyen blogları tanıtmak için uğraşan site sonunda bir şeyle ödüllendirilecekti. Kısacık bir zamanda mailime cevap geldi. Çok sevindiklerini ancak kuralları gereği kendilerine değil bir sonrakine ödülün verilmesini rica ettiler. 51. okur da onlar sayesinde benim bloğumun takipçisi olmuştu. Kazanana ulaşmam konusunda yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıp, "tüm uğraşlarımız bu kadar tatlı olsa!" dediler. Alın sizee yeni yıl ruhuu sayın okurlaaaarrr.. Hiç birşey beklememek ve birini, hem de hiç tanımadığınız birini mutlu etmek.. Bloglar Mahallesine http://bloglarmahallesi.com/  linkinden ulaşabilirsiniz. Farklı blogları tanırken, diğer bloglar da sizi tanımaya başlayacaktır. Çok uzatmıyor onlara teşekkür ediyorum her şey için :)

Neyse gelelim 51. takipçimize, yani kazanan okura. Kek sözü vermiştim ama her zamanki gibi kurabiyeler baskın çıktı. Bugün hediyemiz kendisinde olucak. Zezeeeeee, tüm yılın çok mutlu huzurlu, bol sürprizli geçmesini dilerim! Her şey gönlünce olsun, şey, bi de afiyet olsun :))



2013 öyle bir gelsiiinnn kii.. 2012'nin yüklerini alsın, huzur versin, mutlu etsin.. Ve bunların hepsini diğer yıllara da taşısın inşallaaahhh..

Herşey gönlünüzce olsuunn..

Buket

18 Aralık 2012 Salı

Galatasaray - Fenerbahçe Maçı sonrası akılda kalan sorular




Sevgili okurlar, sizin de bildiğiniz gibi dün Türkiye’de nefesler kesildi, yılın son derbisi için evinde dijitürk olanlar tv, olmayanlar cafeler ve kahvehanelerde maçı izlemek için toplandı. Toplamda 3 gol atılan maçta gollerin 2'sini FB, 1'ini GS attı (kıh kıh kıh). Kazananın GS olduğu maçta heyecanlı dakikalar insanların içindeki canavarların da çıkmasında yardımcı oldu tabii ki.. Genel olarak taraftarların yaratıcı küfürlerine alışkın olduğumuz maçlarda dün, orta yaşı baya baya geçmiş bir amcamızdan İngilizce küfür ve küfre uygun el hareketlerine de şahit olduk. Adamın iki kelimelik İngilizce dağarcığının sadece küfür olması ve yaşına başına bakmadan bunları bağıra bağıra tekrarlayıp, sonra da fabrikatörler gibi gülmesinde kimin suçu var derseniz? Tabi ki Amerika’nın der konuyu bir bilinmeze paslayarak (malum futbol izledik bir iki mecazi kullanım olsun;)) sonlandırmayı tercih ediyorum.

Takım tutmayan bir bayan olarak malumunuz çok fazla maç izlemiyorum. En son izlediğim maç yine Fenerbahçe Galatasaray maçıydı. Hem Fenerli hem de Galatasaraylı samimi arkadaşlarım sağolsun evde tek başıma elimde telefon bir ona bir buna msj atarak izlemiştim maçı. Mükemmel bir maçtı, evde tek başıma hem çok eğlenmiş hem de stres atmıştım. İşte takım tutmamanın bir faydası daha. Aman yenildik, yendik stresi yok. İyi oynayan kazansın beyler demek de bir o kadar kolay. ;)

Yazın ortasında (tarihi hatırlamıyorum) izlediğim o maçtan sonra, bu maçta aynen çekişmeli olur, profesyonel oyuncular görürüz diye düşünüp, hadi gidelim izlemeye dedim. Dedikten birkaç dakika sonra cayma eğilimini de gösterdim ama arkadaşım yemediJ Ne yapalım bir gün önce tiyatro izleyip, sabah kurabiye yapıp, akşam maç programı yapınca bünye de sapıttı tabi. Gittim gitmesine ama orda da bir yandan sıcak çikolata içip kurabiyelerim eşliğinde romantik ergen filmi izlemek istedim bir yandan kendi kalesine gol atan, izlediği gollere doymayan, dokunsalar yere yapışan futbolculara bakıp bakıp "bunlar futbolcuysa beni de alsınlar, ben de oynarım" diyip durdum. Ne yalan söyleyeyim eğer ciddi bir fener taraftarı olsaydım kendimi parçalamıştım. Hoş ciddi bir fener taraftarı olsaydım büyük ihtimalle yaşananlara da alışmış olabilirdim. Yani yan taraftan “abi kendi kalesine gol attı ya lan” deselerdi, “atarlar olum, kaleye giren top sayısı önemli bizde” diyebilirdim belki de J

Bunları söylüyorum ama üzüldüğümden.. Almışlar elli tane yabancı, türk sahasında o kadar gavurun işi ne? Hele fenerbahçede kafasını mohikan gibi yapmış, her yerine dövme yaptırmış adamın o tavırlar ne Allah aşkına. Onlara para yedireceklerine gelsinler Göztepe kulübüne, ne zaman yürüyüşe çıksam görüyorum sürekli çalışan, antreman yapan, saygılı saygılı hocasını dinleyen tipleri. Alsınlar onlardan??? Amaa yoook bizim halk ithal “mal”a her zaman duyarlı. Adam maçın ortasında hakeme tükürdü yaa.. Hakemciğime demek daha doğru olur. Maşşallah maşallah.. J

Yine uzattım, farkındayım. Sonuç olarak kırk yılda bir maç izleyen biri olarak bazı sorularım var. Aslında onları soracaktım, yine çenem düştü. Dün maçta aşağıdakiler aklımla takıldı. Bir bilen bir bilmeyene açıklarsa sevinirim.

Çok merak ettiğimden soruyorum, futbol kurallarına göre kendi kalesine gol atanlara bir ceza var mı? Eğer yoksa adam yine atar? “Kafam döndü onların kalesi sandım” der geçer gider? Gitmez mi? Bence hiç olmadı “kendi kaleme gol attım” yazılı bir tshirt giysin. Hele bir hafta dolaşsın onunla görürüm bir daha atıyor mu kendi kalesine. Aslında yıllardır futbol oynayan bir adamın gol atma iç güdüsünü de anlamak lazım. "Kale görünce kendimi tutamıyorum vuruyorum topa, arada yanlış kale de oluo" tabi diyen futbolcuya ne denir? Kıyamam yazık.. :) 



Madem cezadan girdik konuya, kalecilerin golü izlemesine de ceza olmalı bence. Hani bir el kalkar, bir ayak oynar. Ama bunların hiç biri yoksa sadece boyun toptan gözü ayırmamak için dönüyorsa o kaleciye bişi yapılmalı. Yok yapılmaz insanlık hali diyorsanız verin adama aynalı gözlük plaj sapıkları gibi maç esnasında nereye baktığı da gözükmesin bari. Cık cık cık..



Centilmenlik önemli biliyoruz. Tüm futbolculara daha topa vurmayı öğretmeden önce “cen-til-men, haydi hep beraber söylüyoruz” diye centilmen kelimesini öğrettiklerinden eminim. Bu iyi bişi tabi, kavgasız gürültüsüz oynanmasına yardımı varsa ne mutlu. Ama benim gördüğüm, maçta adam adama dokunmadan birileri yerlere yapışıp, hatta nasıl oluyorsa yuvarlanıp, bir yandan göz kenarıyla hakemi kesip, “ay oram vay buram” diip, hakem sallamayınca "güya onu düşüren" adamın elini tutup kalkabiliyor. Bir kanki durumu var da pek güvenilir değil sanki. Ayrıca bu konuyla ilgili bişi daha sorucam. Maç esnasında kol kola girmek serbest mi? Değilse Caner neden sürekli kankisiyle yürüyüşe çıkmış gibi milletin koluna girip durdu?

Gelelim hijyene. Bildiğim kadarıyla tenisçiler, basketbolcular, yüzücüler tükürmüyorlar. Arkadaşım bu futbolcular neden sürekli salya sümük takıyorlar yahu? O kadar tükürüyorlar, sonra o tükürdükleri yerlerde karşı tarafa sarı kart yedirtmek için dokunsalar yuvarlanıyorlar. Bu ne pislik Allah aşkına! Biri futbolcuların neden sürekli tükürdüğünü, tükürükleri yerlerde neden yuvarlandıklarını bir anlatsın bana..

Son sorum futbol hakkında ama başka sektörleri de ilgilendiriyor. Dünkü maçın hakemi, Halis Özkahya'nın elinden neden bir yapımcı, bir elit model look mook uzmanı tutmamış. Bu adama bu güne kadar Sultan Sülümanın dizisinden teklif gelmiş mi? Gelmediyse ne duruyorlar? Adamın maç esnasında duruşu tavırları, gözlerini kısa kısa bakması.. Saha da kaç adam vardı kameraman sürekli hakemi çekti. Hayır o da işini bilio valla helal..



Neyse genel olarak aklıma takılanlar bunlar.. Şimdi hep beraber söylüyoruuuuzzz.. :)



Sayın Fenerbahçe, hiiiçç moral bozmuyoruz önümüzdeki maçlara bakıyoruz! Seviyorum mazlumun yanında olmayı ;))

İyi haftalaaarr! 

Buket

Ps.: Sürç-i lisan ettiysek affola, asıl amacımız her zamanki gibi gülümsetmek ve bu özel Pazartesinin stresini üstümüzden atmak :) 

12 Aralık 2012 Çarşamba

Gülüyorum kendi kendime!


Evde, işte, yolda nerde olursa olsun kendi kendine eğlenmeyen insanları anlayamıyorum. Her tarafta eğlenilebilecek, gülünebilecek şeyler var oysa. Siz yeter ki gülmek isteyin ve görmeyi bilin..  

Örnek:

Yağmurlar, soğuk hava, taş zeminli ofisler (güya bizimki laminant, “güya” önemli) ve evde terliksiz dolaşma hobim yüzünden bir güzel üşütmüşüm. Dün gece ağrıdan resmen uyuyamadım. Hoş ondan öncede üst kat komşum tv izlerken uyuyakaldığından ben uyuyamadım. Kadının 5 duyusundan 2’si tamamen iptal, diğerlerini de işine geldiğince kullandığından eminim. Çalışmayan iki duyu organından beni en çok ilgilendireni kulakları tabii ki. Teyzem ne izlese benim evimde yankılanıyor. Dün de TV açıkken uyuyakalmış herhalde, gecenin bir körü kanal D evimde, baş köşemde bağırınıyordu resmen. Kadın 3 gibi kapattı, bu sefer de ben ağrılara dayanamayıp nerde benim su torbaaaaam diye kalktım yatağımdan. Gece saat 3 gibi tek gözüm kapalı, evin tüm kapı ve duvarlarına kendimi vura vura küçük odaya ulaştım. Bu odada bişi bulmak için harita çizsem yeridir. Her yerde bişiler var, bir tarafta kumaşlar, diğer tarafta kutular içinde ayakkabılar, çantalar, dikiş makinası, ütü masası, daha bir dünya ıvır zıvır.. Yani benim favori odam J Gecenin de mahmurluğuyla odanın altını üstüne getirip sonunda buldum kıymetlimi. Az buçuk uyandığım için  bu sefer duvarları sıyıra sıyıra mutfağa ulaştım ısıttım suyumu, koydum su torbama sarıldım uyudum ona. Ne de çok özlemişim onu J

Gece doğru dürüst uyuyamadığımdan sabah da uyanamadım tabii ki. Öyle bir gözümü açıyım dedim bir baktım saat 8 olmuş! Kaptım su torbasını kalktım yataktan. Su içmek için mutfağa doğru giderken su torbasını da girişe bırakmışım. Sonra her gün olduğu gibi, sadece x 2 hızla sırasıyla wc, yüzgöz yıkama, üst baş giyinme, bişiler atıştırma, ayakkabı giyme operasyonunu tamamlayıp çıktım evden.

Akşam olup döndüğümde girişte ne göriim. Boynu bükük su torbam beni bekliyorDayanamadım. Yüzü gülme sırası sende dedim. Nasıl olsa facebookta kimse göründüğü gibi değil, seni de öyle bir göstereceğim ki zamanında seni kenara itenler ne yaptık diye kendilerini duvardan duvara vuracaklar dedim!

Ve karşınızda baylar bayaannlaarrrr.. Bir zamanlar sizin tarafınızdan itilen, kakılan ama ihtiyacınız olduğunda sizi sorgusuz sualsiz ısıtan.. Değerini asla bilmediğiniz, bilseniz de belli etmediğiniz.. Bir zamanların önemsizi, günümüzün kıymetlisi..

Onun adı...

Sıcak su torbası...



Ne o gülümsüyor musunuz?
;)

Buket

6 Aralık 2012 Perşembe

ZZZzz..

Son 1,5 - 2 yıldır kendi kendime "senin derdin ne istediğini bilmemen" diyip duruyorum. "Gitmek mi istiyorum, kalmak mı? Taşınsam mı, yoksa alt katta oturan ördekli katil ikizlerle mutlu muyum? Birine güvensem mi yoksa tek güvenmem gereken kendim mi? Ailemin kollarına dönüp ömür boyu çocuk mu kalsam yoksa düşe kalka kendi seçtiğim hayatı mı yaşasam?" Bitmedi sorularım bitmedi!! 

Her şey hakkında fikri varmış gibi davranan ben, etkisiz tepkisiz "sayısal tuttu, tuttucak" mantığıyla yaşamaya başladım! Baktım bir sorun var, üstesinden ben gelemiyorum açtım bilgisayarımı, girdim hepsiburada.com'a! Tamam alışveriş yaptım ama ne aldım?? Hani şu seni gaza getiren yav sen iste kulun köpeğin olsun dünya diyen kişisel gelişim kitaplarından aldım tabi ki :)) Lütfen ilk öyle "vaahh yazık" bakışını evinde bir tane bile o kitaplardan olmayan atsın, rica edicem.. 

Kişisel Gelişim operasyonu, 1. safhası kitapların ödemesini yaparak tamamlandı. Hepsiburada.com pek zengin olacak kitapların hepsi birer gün arayla geldi. 6 günde tamamlanan kitaplardan sonra aynı siparişte olan pilates setim de ayrı bir kargoyla geldi ve açıkçası top kişisel gelişim kitaplarından bin kat daha fazla işe yaradı. Üstünden her düşüşümde daha da güldürdü sağolsun (evet top sağolsun;)). Bitmedi tabii ki, uzun zaman önce kitabını okuduğum The Secret filmini 50 kez izleyip sonra bi de utanmadan telefonumda yürüyüşlerde dinlemeye başladım. Oturdum sahilde, ne istiyorsun arkadaşım sen dedim içimdekine.. Meditasyon yapmak için topraklanmak, topraklanmak için Çakra ve Aura kitabını okumak lazım dediler, gittim aldım hatta kitabının ilk bölümünü bile bitirdim (kavram çokluğundan kitap okunmuyor desem yeridir :s). 

Onca uğraşın sonunda ne mi oldu?? 

Ne yazık ki hala ZZzzz.. modundayım ve kendimle hiç gurur duymuyorum.. 


Bi de olur da ikinci el az kullanılmış kişisel gelişim kitaplarına ihtiyacınız varsa haber verin ;) 

Buket 

"Ben" Kattım Sana Biraz..

Play'e basıyoruz.. Sözlere de dikkat ediyoruz.


Son 6 ayda "aşk" diye nelere tanık olduk? Ölüyorum bitiyorum diyenin ansızın terk edişi, tek taraflı gayretin sürüklediği bir sevgi, gitmeye bile cesareti yokken size zorla "gidiyorum" dedirten sevgili.. Evet bunların her biri etrafımda yaşanan ilişkilerin özetleri. Ne yazık değil mi? 

Düşünün bir.. İlk kez gördüğünüz birine hissettiklerinizi düşünün. Onu tanımadan size yapacağı jestleri, size gülümseyişini, size dokunuşunu hayal etmiyor muyuz? Bunların hepsini bir kaç saniye içerisinde düşünüp, kalp şeklini alan göz bebeklerimizle ona doğru bakmıyor muyuz? Sonra...  

Siz gülümsüyorsunuz, o yanınıza geliyor. 
Güzel güzel sohbet ediyorsunuz. Siz içinizden kesin telefonumu alacak diyorsunuz, soyadınızı soruyor (malum facebook'tan ekleyecek).
Ayrılır ayrılmaz msj atar diyorsunuz, ertesi gün "bak buldum seni! :) " diye msj geliyor.. 
Güzel bir yere davet edecek diyorsunuz, "eee ne zaman buluşuyoruz, ne yapsak ki :)" diyor. 
Onca :) 'lı msjdan sonra siz sürekli bahane uydurmaya başladığınızda uzaklaşır diyorsunuz, "eee beni unuttun ama :.( " diye msj atıyor. 

Hemen o anda gözlerinize baksanız onu ilk gördüğünüzde kalp gibi olan göz bebeklerinizin artık Sülümanın hançerine benzediğini görürsünüz. 

İtiraf edelim, bu can acıtmıyordur. En fazla "eh be yeter" diyorsunuzdur... 

Peki ya uzun zamandır tanıdığınız birinin sizi hayal kırıklığına uğratması? Sözler vermesi? Siz tam işte "o" dediğinizde puff diye kaybolması. Sanki o yok olmuş gibi ama biliyorsunuz bir yerlerde yaşıyor. Ne kadar acı değil mi? Bir gün hayatınızın önemli bir bölümü olan biri, ertesi gün sadece bir isim olarak kalıyor. Varlığı olmayan bir isim.. 

Peki nasıl yapıyoruz bunu? Nasıl "yok yok o gitmez" diyoruz? Nasıl oluyor da onu olmadığı bir insan olarak görüyoruz. Etrafımızdaki herkes oscarlık oyuncu mu, yoksa biz iş kalbimize geldiğinde iki yaşındaki IQ'muza geri dönebilecek kadar gerizekalı mı oluyoruz? 

Bence sorun ne bizde ne de karşımızdakinde.. Biz ne kadar üzülüyorsak, aslında o da üzülüyor olabilir. Biz kafamızda birini canlandırırken, o da kafasında bizi olmadığımız gibi görüyor olabilir. Gerçeklerle dolu hayatında hayallerini kendine saklayamayıp bizimle paylaşıp, bizim kafamızdaki insanı büyütmemize neden olabilir. Bunlar aklımızdaki "o" insana her geçen gün daha fazla bağlanmamıza da neden olabilir tabi... Hayaller daha cazip gelip, gerçeklerle baş başa kalana kadar iki insan uzuuun süre oyalayabilir birbirini. Düşününce belki de son 6 ayda tüm ilişkilerin bitiş nedeni aynıydı. Belki de kimse gözleriyle beğendiği insanın ruhunu tanıdıkça kendininkine yanaştıramadı? 

Durup dururken nerden mi aklıma geldi şimdi bunu yazmak.. 

Çok alakasız bir yerde bunu okudum.. 

‎''Ben'' kattım sana biraz, öyle sevdim seni.
Çünkü sen de bensiz; o kadar güzel
değilsin hani..'
Ceyhun Yılmaz

Ve ne kadar haklı, aslında kimseye hayallerimiz gibi ağır bir yükü taşıtmamak lazım dedim.. 

Hayallerimi taşımak zorunda kalanlar, özür dilerim... Bi de ben artık kimseye kızgın değilim.





Buket 

5 Aralık 2012 Çarşamba

Falafel de yaparım, Kariyer de ;) (Falafel Tarifi)

Hayatımın en garip günlerinden merhaba ;) Bu aralar boş duramıyorum, bir şeyler yapmak, yaratmak, çalışmak, üretmek en önemlisi de paylaşmaya verdim tüm enerjimi. Bu arada enerjisini sömürdüğüm insanlara da ayrıca teşekkür ediyorum, iyi ki varlar ;)) 

Basın açıklamamızdan sonra Puki'nin mutfağımızdaki macelarımıza devam edebiliriz. Bugünün tarifi Falafel ;)

Her şeyde olduğu gibi yemek yapma sevdamda da destek olan arkadaşım bana geçen sene yeni yıl hediyesi olarak Tek Tabakta Dünya Lezzetleri kitabını almıştı. Bir kaç kez hevesli hevesli açtım kitabı ama o kadar egzantirik yemekleri kime yapıyım, nasıl yapıyım bilemediğimden hemencik kapatıvermiştim, itiraf ediyorum. Arkadaşım kitabı alalı bir yıl oldu ve ben hiç yemek yapmadım bu kitaptan. Şimdi benim bu yaptığım ayıp değil de ne?? 



Cumartesi günü kitabı alan arkadaşım bize geldi. Fırsat bu fırsat, açtım kitabımı misafirlerime şöyle güzeell bir ziyafet çekiyim dedim. Tabi kitabın kapağından da anlaşılabileceği gibi içi değil tarifi anlayabileceğim, isimlerini okuyamayacağım yemeklerle dolu. Tam içimdeki şef istifa ediyordu ki, Barselona’da deneyip hayran kaldığım Falafel tarifini buldum. Karar verildi, falafel yapıyım dedim, nohutları ısladım sonra da haşladım, işe koyuldum :) 



Aslında Falafel vejetaryenler için mükemmel bir tarif. Ben ilk kez Barselona’da gördüğümden Katalan asıllı bir yemek zannetmiştim, meğersem Falafel Orta Doğuya aitmiş. Arabistan'da sokaklarda sandiviç içinde satılıyormuş. İspanya’da salata üstünde, ya da lavaş ekmeğinin arasında sandviç gibi yiyebiliyordunuz. Nasıl isterseniz öyle yiyin, mükemmel bir tadı var.  

Falafel yapmaya karar verdiğimize göre önce kitaptaki sonra internetteki tariflere bakabiliriz. Şu kısacık mutfak geçmişimde bildiğim bir şey varsa bir tarifin asla yeterli olmayacağıdır. Kendi zevkinize göre tarifleri birleştirmek eksikleri tamamlamak daha lezzetli yemekler yapmak için önemli. Örneğin Sangria tarifimiz. Ben netteki tariflere baktığımda şaşırmıştım. Bu kadar kolay yapılabilecek bir içkinin içine koymadıkları şey kalmamış. Tat aynı olacağına göre insanların kafasını karıştırmaktansa, malzemelere alternatif getirip, tarifi basitleştirebiliriz.
Farklı tariflerden yararlanmanın bir diğer güzel yanı, her tarifin içinde bir püf noktası olması. Ben genelde hepsinden birazcık alıp, kafama göre tarifimi baştan yaratıyorum. Bu sefer de öyle yapacağım, güvenin bana gayet güzel olacak.. ;)

Falafel için Malzemelerimiz:

- 1 kase haşlanmış nohut (bazı tariflerde sadece geceden suda bırakın yazıyor, ama bence yedikten sonrasını da düşünmek ve bol bol haşlamak lazım ;) Anladınız siz;)) 
- Damak zevkinize göre istediğiniz kadar maydanoz, dereotu, karabiber, kırmızı pul biber, kişniş ve tuz. (Bu köftenin ön büyük özelliği mükemmel baharat kokuları. Çorba kaşığıyla koymayın ama minnacık da serpmeyin.)
- 1 adet soğan, 
- 4 diş sarımsak,
- 1 yumurta,
- 1 kase un,
- 1 adet kabartma tozu. 

* Resimde ayrıca ince bulgur da görüyorsunuz. Kitapta ve türkçe tariflerde bulgur da var. Yabancı sitelerin hiç birinde bulgur yok. Ben de ısladıktan sonra beklemek istemediğimden eklemedim. Eğer eklemek isterseniz bir çay bardağı kadar bulguru bir saatten fazla bekletip, nohutla birlikte rondodan geçirebilirsiniz. Eklemeden devam ediyorum ben tarifime.. Isladığım bulgurlar da şişince camımda bekleyen kumrulara gidiyorlar :) 



Rondom küçük olduğu için haşlanmış nohutların tamamını iki sefer de rondodan geçiriyorum.. Sulandırcak kadar değil, bulgur taneleri gibi olduklarında rondo işlemini bitirebilirsiniz. 


İkinci parti nohutun içine soğan, sarımsak, dereotu, maydanoz, kişniş, tuz, karabiber, pul biber'i ve yumurtayı koyuyoruz. Bu şekilde rondodan bir kez daha geçiriyoruz.


Rondodan geçirdiğimiz tüm karışıma unu ve kabartma tozunu koyuyoruz. Başlıyoruz yoğurmaya.


Hamurumuzu yoğurmayı bitirdikten sonra, elimizi ıslatıp hamurumuzdan parçalar alıp yuvarlıyoruz. Parçalar çok minik olmasın. Normal köfteden birazcık büyük olabilir. Bu tarifte aşağıdaki boyutlardan 12 adet çıktı. Tamam itiraf ediyorum birazcık daha küçük yapabilirmişim :))


Türkçe tariflerin çoğunda okurlar kızartma işleminde köftelerin parçalandığından şikayet etmiş. Yazarların çoğu bunun bulgur yüzünden olabileceğini söylemiş ama yabancı tariflerin birinde dağılmayı önlemenin tek yolunun falafel köftelerinin buz dolabında dondurulması olduğunu söylemiş. Köfteler hazırlandıktan sonra en az 2 saat dondurucuda beklemeleri gerekiyor. Mito'cuğum tarifi verdikten sonra "mutfak tanrıları seni korusun diyen bile var ;) Biz de Türkiye'den teşekkkür eder, ellerinden öperiz Mito'cum :)

(Not: Ben köftelerimi öyle dondurmuşum ki biblo gibi oldular :) )

Falafellerimiz en az iki saat dondurucuda kaldıktan sonra çıkarıp hiç bekletmeden kızartabiliriz. Kızartmak için falafel köftelerinden birazcık üstüne gelecek kadar yağa ihtiyacınız var. Normal köfte gibi az yağda kızartamazsınız, daha çok patates gibi düşünmeniz lazım. Köftelerin yanmaması için yağın içersinde sürekli çevirin. Önceden dondurmuş olmanıza rağmen eğer çatalla çevirmeye çalışırsanız köfteler parçalanabilir. Siz kaşıkla yavaş yavaş döndürün.. Dışı kahverengi olan köftelerinizi alın, peçete üstünde yağlarını bırakması için bir iki dakika bekletin..

Daha önceden de söylediğim gibi bu köfteleri ister lavaş içinde isterseniz salata üstünde servis edebilirsiniz. Bence salata en güzel seçenek. Atom marul, roka, dereotu, salata sosu, olmazsa olmaz mısırımız da konulduktan sonra falafelimiz hazııırr!!



Gördüğünüz gibi hiç dağılmadı. Çok güzel pişti, dışı çıtır çıtır, içi yumuşacık falafellerimizi hazırlar. Çok kolay bir tarif, daha önceden falafeli denemeyenler varsa şiddetle tavsiye ederim.  Hem hafif hem de çok lezzetliler kendileri :)



Bu tarifin bir güzel yanı da ihtiyacınız kadar olan köfteyi kızartıp geri kalanını dondurucuda bırakabilmeniz! İstediğiniz zaman çıkarıp, kızartıp, yiyebilirsiniz.. Kızartma olmasına rağmen yağı çok çekmiyor yani siz yerken yağı hissetmiyorsunuz bile. Ama yine de kızartmayı tercih etmiyorsanız tarifler arasında fırına sürenler de vardı. Tadında bir fark olmayacaktır ama dışı çıtır çıtır olmaz. Yine de denemeye dener ;)

Umarım en kısa zamanda evinizde deneme şansınız olur. Tadını beğeneceğinizden eminim!

Bir diğer yemek tarifinde buluşuncaya kadar esen kalın efendim.. Afiyet, bal, şeker olsun :)

Buket

26 Kasım 2012 Pazartesi

Fermuar Bileklik Yapımı - DIY

"Trend" olarak adlandırılan şeyleri genelde itici bulmama rağmen şu sıralar herkesin kollarında incik boncuklu, deriden, zincirden, kumaştan yapılmış bileklikleri görmek güzel. Ne de olsa gençliğimizde (veee zılgıt sesi duyulmaya başlanır),10 yılcık kadar önce (zılgıt sesleri yükselir) biz daha lisedeyken Ankara'daki karanfil pasajından metre metre deriler alır ucuna saçma sapan şeyler takar, bileklerimize dolardık. O zamanlar trend mirend diyen olmazdı tabi, biz de sevdiğimiz şeyi ifade eden ne varsa derilere takar, her gün üstümüzde taşırdık. 

İşte o günler geri geldi. Bazıları bu trende Arm Fest, bazıları Party on Arm diyorlar. Biliyorsunuz bir şey trend oldu mu her butiğin vitrininde aynı şeyleri görürsünüz, tabi herkesin üstünde de aynı tip "trend" objesini. Olay hem hoşunuza gitmiş, hem de farklı kalmayı istiyorsanız yaratıcılığınızı zorlayın derim. Kendi bilekliklerinizi kendiniz yapın yani.. Hadi hemen bir tane yapalım sizinle.. 

Malzemelerimiz incik boncuklarla uğraşan herkesin evinde olacabilecek şeyler. Pense, klips, halka, halkalı çivi ve tabi ki bir tane fermuar. Ben bu fermuarı her şeye fermuar taktıkları "trend" akımında bir bluzdan çıkarmıştım. Güzelim bluzun iki koluna da fermuar takmışlar. Gören de fermuarlarla bluzun çıkabileceğini sanar. Fermuarlar öylece süsmüş. Hayır anlamıyorum işe yaramıyorlarsa fermuarlar neden kıyafetlerin her köşesindeydi o zamanlar? Neyse konumuza dönelim.. 


 İsterseniz dakika tutun en fazla 10 dakika içinde değişik bir bilekliğiniz olucak. Başlıyoruz..

Fermuarın etrafındaki kumaşı aşağıdaki resimlerde gördüğünüz gibi kesin. Fermuarın en ucundaki kumaşı birazcık bırakın, sonradan işiniz düşecek.

Not: Eğer fermuar kumaşı kendini bırakıcak cinstense kumaşın ipliklerini çakmakla yakabilirsiniz. Bu bilekliğinizi sökülmeye karşı sağlamlaştırır.


Fermuarın tutulan yerini (bu nedemekse:s) çıkarın, yerine klipsinizi takın. Klipsin çıkmaması için penseyle iyice sıkın.


Uçta bıraktığınız kumaşın içinden halkalı çiviyi geçirip çivi olan bölümü kumaşın içinden bir kez daha sağlamlaştırmak için geçirin.


Veee bilekliğiniz hazıııııırrr!!! 

Çok kolay olmadı mı? ;) 

Kimde var şimdi bu bileklik? ;))

Trendler, moda akımları bahane.. Babası, kocası zengin olan tüm bayanların "modacı-stilist" olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bugün ne giydimcilere bakın, hepsi aslında "marka"ların modelleri.. Tshirtim Mango (üstünde M işareti), çantam Hermes (üstünde H işareti), pantolonum Diesel (üstünde D işareti)..

Marka olan şeyleri giymeyin demiyorum, ama sırf marka olduğu için de giymeyin yahu.. Sırf herkes de var diye takmayın.. Siz kendi markanız olun. Kendi dünyanızın stilisti olun. Bırakın başkaları klonlansın, siz kendinize has olun.. Kendinize inanın, etrafınızdaki şeylerle içinizden geldiğince yeni şeyler üretin, yaratın ve ürettiklerinizi çekinmeden paylaşın..

Tamam tamam, kendime geliyorum :) Gaza gelip sürekli tüketen, zerre üretmeyen kapitalist düzene de isyanımızı ettikten sonra beni pazartesi sendromumla yalnız bırakabilirsiniz.. (zılgıt sesleri hala devam etmektedir;)))

Herkese şimdiden mükemmel bir hafta diliyorum... Bence biz bunu hak ediyoruz ;) 


Buket

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...